23.5.11

yusuf

sabahattin ali

"aşağı yukarı bu zanaata beraber başladık. ikimiz de çıraklığımızı bursa'da yaptık. elimiz usturaya, makasa yatınca gelip burda birer dükkan açtık. hamdolsun, geçinip gidiyorduk. memleketi gavur aldı, kasabayı yaktı, biz kaçtık, şurda burda süründük, yine geldik, işimize başladık. hepsi bir varmış, bir yokmuş. iyi gün de, kötü gün de düş gibi geçip gidiyor. ben evlenmedim, kısmet değilmiş. artık hovardalık yapacak halimiz de kalmadı. yusuf evlendi. şurdan, büyükköy'den bir çerkez kızı aldı. üç tane de çocuğu oldu. kıymetini bilenler için dünyaya bedel.

velakin, bizim yusuf'un aklı yerinden gitmeye bahane ararmış. hiç de umulmazdı. işinden gücünden başka şeye baktığı yoktu. baksa da ne görecek? dün akşamdan beri sen buradasın, bakındın bakındın da ne gördün? işte efendim, böylece geçip gidiyorduk. derken iki üç ay evvel buraya bir kumpanya geldi. kahvenin camlarını kara perdelerle örtüp orada oyunlar vermeye başladı. bizim gibi adamın orada ne işi var? yalnız kızlar iki üç günde bir gelip saçlarına maşa vurdururlardı. allah bereket versin, beş on kuruşları nasip olurdu. günün birinde baktım, kızlardan biri işini bitirince çekip gideceğine yusuf'un dükkanında oturup yarenlik ediyor. allah allah! dedim. yusuf'un da konuşacak lafı olur mu ki? kız da ona söyleyecek ne bulur? benim gibi biri.. üstelik tepesinde saçı da kalmamış. bir gün, iki gün, kız öğlen demiyor, akşam demiyor, yusuf'la oturup bakışıyor. bir gün ne göreyim, yusuf evden sazını getirmiş. güzel çalardı ha, delikanlılığımızda az mı ahenkler yapmıştık, hovardalıkta az mı saz paralamıştık! ama senelerden beri eline aldığı yoktu. dediğim gibi, bir gün dükkana getirmiş, tıngırdatmaya başladı. bir gün, iki gün, arkası gelmez. baktım kız da yavaş sesle okuyor. ahenk yolunda. burada ne müşteri olacak? akşama sabaha birkaç memur, pazardan pazara birkaç köylü.. iş yok, vakit çok. insan bundan azarmış zaten. bir gün yusuf'u çektim yanıma. ülen, dedim, ne olacak senin halin? ne var ki, dedi. daha ne olsun? güpegündüz koynuna alacak değilsin ya? halinden utan! yusuf bir kızardı. aman, emmioğlu, ağzına aldığın lafa bak. şart olsun eli elime değmedi. yarenliğimden hoşlanıyor herhalde.. bir iki de köy deyişi çalıyorum, gülüp: sağ ol yusuf ağa, diyor. o kadar.. böyleleri bize bakar mı? ama bunu derken içi de kan ağlıyordu. neyse ki umudu yoktu. ara sıra kız dükkana uğramayıverirdi. hani gece oyundan sonra efendiler ahenge götürürlerdi de sabaha kadar kızlara içirip oynatırlardı, ondan. böyle zamanlarda yusuf'un hali pek perişan olurdu. melül melül önüne bakar, sazına dokunur, müşteriye itibar etmezdi. birinin yüzünü kesiverecek de başına dert alacak diye korkardım. arada benim dükkana bir uğrardı. ne haber senin avrattan deyince: bırak şu kahpeyi! diye celallenir, amma akşama doğru kız gelince sazını kucağına alıp boynunu büke büke çalardı. her hallerini görürdüm; dükkanı ayna gibi karşımda.. yusuf yavru kuzu gibi karıya baktıkça domuzun kızı da sırıtıp oynaşırdı. ama yusuf'un dediğine bakılırsa pek halden anlarmış. onun babası da berbermiş. altı aynalı dükkanı varmış. sekiz kardeş oldukları için bunlara bakmazmış. kız da ekmeğini bu yolda aramış. nasip buymuş.

ille günün birinde işler bozuluverirdi. bizim deli yusuf bir akşam duramamış, kafayı çektiği gibi tiyatroya dayanmış. geçmiş en öne kasılmış. karı onu orada görünce şaşırmış. sonra gözünün ucuyla bir selam çakmış. yusuf kendini tutamayıp 'aaaah!' diye bir bağırmış. kız bunun üzerine şöyle bir daha başka türlü göz atmış. yusuf büsbütün kendini kaptırıp 'kurban olayım!' diye çığırmış. kaymakam köşeden işaret edince yusuf'un kolundan tutup dışarı atmışlar.

o günden sonra kız bir daha yusuf'un dükkanına gelmedi. herhalde rezillikten korktu. kart adamın sevdalısı tatsız olur, yapıştıkça yapışır. öyle ya! zaten çok da kalmadılar, üç beş gün sonra çekip bursa'ya gittiler. yusuf o geceden sonra kendini bıraktı, adamakıllı zebun oldu. halinden korkmaya başladım. kızı para istemeye dükkanın kapısına gelince bir bağırır, yedi mahalleye duyururdu. kızcağız da, gözünü silip eve kaçardı. ama çok sürmedi. beş on günde yusuf kendine gelir gibi oldu. bir gün dükkana uğradı: bizdeki de akıl mı ya? dedi, öyleleri bize bakar mı? gönül eğledi gitti.. yalnız dilleri pek hoştu. dargın kaldığıma yanarım! dedi. durdu, durdu: kimbilir şimdi nerdedir, kimlere tatlı dil döküyordur? diye içini çekti. yusuf, aklını başına topla, evine, ailene mukayyet ol, dedim. allah bilir ya, yürekten söylemedim. biz de gönül hali nedir biliriz. sevdalıya pend (öğüt) vermesi kolaydır. gel de sevdayı çekene sor.. ama, dediğim gibi, yusuf kendini çabuk topladı. çoluğuna çocuğuna bağırmaz oldu. kızın lafını etmedi. bir gün baktım, sazını da evine götürmüş.

eh, artık bu da geçti diyordum. bir gün yusuf'la benim dükkanda oturup konuşuyorduk. bana baka yusuf, dedim, insan hali işte böyle. on beş günlük ömrü on beş seneye sığdıramazsın da, on beş senelik ömrü on beş günde yaşayıverirsin! aldırma, allah ömür verir de sakalımız ağarır, belimiz bükülürse karşı karşıya oturur, bugünleri anıp söyleşiriz. insanın iyi günü de, kötü günü de geçer, elverir ki bugünlerden anacak bir şey kalsın! yusuf başını sallar, içini çekerdi. lakin gönlünün derdi kalmamıştı, her halinden belliydi. işte o sırada içeri bizim kara hakkı girdi. hoş geldin hakkı, işler nasıl? dedim. ortalarda görünmedin, deliğe girdin sandık.. kara hakkı pek köyde durmaz, bursa, balıkesir, izmir'e kadar dolaşır, keyif satardı. senin anlayacağın esrar götürürdü. bizim buranın kendisinden çok ala esrar çıkar ha! hakkı: aleykümselam dedi. yusuf'u görünce: aman üstümde kalmasın, yusuf ağa, sana selam getirdim! dedi. yusuf bir sarardı. içine doğmuş garibin.. kimden? dedi. hakkı güldü. malın gözü imişsin ya, yusuf ağa, hiç senden ummazdım. hiç de fena karı değil! dedi. sonra anlattı. balıkesir'den gelirken susurluk'ta bir handa kahve içiyorlarmış. bursa'dan balıkesir'e giden bir kumpanyaya rastlamışlar. şundan bundan konuşurlarken hakkı'nın orhangazili olduğunu, şimdi de oraya gittiğini duyan bir karı: aman, orda berber yusuf vardır, tanır mısın? demiş. hakkı, yusuf'u kim bilmez? deyince, yusuf'a benden çok selam et! demiş. adını da söylemeyip, sen selamımı diyiver, o bilir! demiş. hakkı işin alayında, hem anlatıyor, hem gülüyordu. ikide bir yusuf'un dizine vurup: yaman adammışsın yusuf ağa, karı durdu durdu sana selam etti. kamyona binip tozun toprağın içinde kaçarken bile kafasını camdan uzatıp, aman yusuf'a selamımı unutma! diye bağırdı, diyordu.

yusuf sesini çıkarmadı. ben hakkı'nın tıraşını bitirinceye kadar bir yeryüzüne, bir gökyüzüne bakıp oturdu. hakkı'nın arkasından, bir söz bile demeden çıktı, dükkanına gidip kepenkleri indirdi, kapıyı kilitledi. tekrar benim dükkanıma geldi. anahtarı uzatıp, al emmioğlu, bu sende kalsın. selamını aldım, gayrı buralarda duramam. herhalde onu bulmalıyım! dedi. aman yusuf, etme yusuf demeye vakit kalmadan çekti gitti. işte o gidiş.

çoluğu çocuğu ortada kaldı. bu kadar sene karşı karşı esnaflık ettik. aynı zanaatın ekmeğini yedik. onlara bakmak bize düştü artık. hem yusuf dükkanını kapatıp gidince onun müşterisi de bana kaldı. çocuklarının nasibi bana devroldu. onların nafakası boynumuza borçtur."

söyleyecek bir söz bulamayarak etrafıma bakındım. otelin önünden gelen motor sesleri otobüslerin geçmeye başladığını haber veriyordu. acele tıraş parasını vererek sokağa fırladım. içimde tuhaf bir utanma vardı. güzel bir manzara için bir günlük itiyadımı değiştirmek, bir gecelik rahatımı feda etmek, bana kaybedilmiş bir alışveriş gibi gelirken, bir kuru selamın arkasından başını alıp giden yusuf'u ve onun, içinde kimbilir ne dünyalar yaşayan, saçsız başını düşünüyordum.

dört elle sarıldığımız birçok kıymetlerin; uğrunda, sahici bir insan gibi kalbimiz ve kafamızla yaşamayı feda ettiğimiz binlerce sözde mühim şeylerin ne kadar kolay fırlatılıp atılabileceğini bana öğreten yusuf! benden de sana selam olsun!