9.5.11

danışma

zülfü livaneli

frunze'de kaldığımız yer, ormanın içine yerleştirilmiş villalardan oluşuyordu. bu çok ama çok büyük alanın çevresi duvarlarla çevriliydi.

genellikle toplantılarımız akşam bitiyor, yemek de aşağı yukarı 21.00'de sona eriyordu. bu saatten sonra herkes odasına çekiliyordu ama biz yaşar kemal'le kendimizi dışarı, orman içindeki karlı patikalara vuruyor, hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. fıkralar anlatıp güldüğümüz, coşup türkü söylediğimiz de oluyordu. ortalık ıssızdı. ay ışığı alatav dağlarının zirvesindeki karı ve iki yanımızdaki karanlık ormanlar arasından uzanan labirent gibi karlı patikaları aydınlatıyordu. dünyanın sonundaydık sanki. en ıssız noktadaydık.

meğer öyle değilmiş.

bir gece yine uzun uzun yürüdük, konuşa konuşa çok uzaklara geldiğimizi fark etmedik; sonra gece yarısı, geri dönmek için yolu aramaya başladık. o labirent gibi yolların içinden bir türlü çıkamıyorduk. gece ayazı yiyen kar buza dönmüştü. soğuk, ayaklarımızdan dizlerimize doğru yükseliyordu. yavaş yavaş bir çaresizlik duygusu kaplamaya başladı ikimizi de. yolu bulamazsak ne yapacağımızı bilemiyorduk. girdiğimiz her patika başka bir labirente bağlanıyor, kendimizi dönüp dolaşıp hep aynı noktada buluyorduk.

tam iyice umutsuzluğa kapılmak üzereydik ki ileride bir gölge ilişti gözüme. omzu tüfekli bir askere benziyordu. oraya doğru yürümeye başladık. yaklaştıkça, ikinci dünya savaşı'ndan beri o nöbetten kıpırdamamış gibi görünen hareketsiz bir askere doğru yürüdüğümüzden emin olduk. yaşar kemal dedi ki: "bırak ben konuşayım. çünkü sovyetler birliği'ne çok gidip geldim. nasıl konuşulacağını bilirim."

yaklaştık, askerin önüne kadar geldik. yaşar kemal, "delegatsie" dedi. o zaman ne demek istediğini anladım. herhalde devletin ve partinin konuklarını belirten "delegasyon" sözü duyulunca akan sular duruyordu. ne var ki bizim asker buna hiç aldırmadı. ne kıpırdadı ne de bir ses çıkardı. donmuş gibiydi. yaşar kemal birkaç kez daha "delegatsie" diye tekrarladı ama heykelde ses var, bizim askerde yoktu.

bu kez ben devreye girdim. ingilizceden başladım, almanca, fransızca hatta isveççe, kimilerini bilerek kimilerinin başını gözünü yararak birçok dilde çocukla irtibat kurmayı denedim. asker yine hiçbir reaksiyon vermedi. bunun üzerine iyice sinirlenen yaşar kemal, "hangi dilden konuşur bu pezevenk yahu?" diye gürledi.

bunun üzerine o asker heykeli çözüldü ve ay ışığında otuz iki dişini parlatan bir gülümsemeyle "men özüm türkçe danışıram!" dedi.

bir sevindik ki sormayın gitsin. 'pezevenk' sözü sayesinde donmaktan kurtulmuştuk. askerin adı arapbay'mış, azeri'ymiş. bizi aldı ormanın içine doğru götürdü ve esas büyük şaşkınlığı orada yaşadık. bizim dünyanın en ıssız yolları sandığımız karlı patikaların iki yanındaki ormana, neredeyse bir ordu saklanmıştı. askeri araçlar, makineli tüfekli askerler, subaylar ormanın içinde hiç çıt çıkarmadan bekliyorlardı. kaç gecedir yanlarından gelip geçerken attığımız kahkahaları ve sovyetler birliği şakalarını, yanık türküleri hatırlayıp biraz tuhaf olduk.