15.5.11

başkalaşımlar

apuleius

"kulağını bana ver, sevgili okuyucum! inan, keyif alacaksın!"

ülkenin birinde bir kral ve bir kraliçe yaşıyordu. bunların, güzellikleri dillere destan üç kızları vardı. içlerinden yaşça büyük olan iki kız çok çekiciydi; ama onların güzelliğini insanın ağzına yakışan övgülerle dile getirmenin mümkün olduğu düşünülürdü. oysa en küçüğünün güzelliği öylesine soluk kesici, öylesine göz kamaştırıcıydı ki, bu güzelliği tanımlamada, hatta yeterine övmede insan dili düpedüz yetersiz kalıyordu. kendi yurttaşları kadar başka ülkelerden de binlerce insan onun dilden dile dolaşan eşsiz edasını işitince, büyük bir coşkuya kapılıp akın akın oraya toplanırdı; kızın erişilmez güzelliğinin karşısında duydukları hayranlıkla şaşkına döner ve sağ ellerini kendi dudaklarına götürerek işaret parmaklarını dikleştirdikleri başparmaklarına dayar ve kıza sanki tanrıça venusmuş gibi huşu içinde tapınıp saygısını sunardı.

çok geçmeden yakındaki kentler ve komşu yöreler şöyle bir dedikoduyla çalkalandı: denizin lacivert derinliklerinden doğmuş ve köpüklü dalgalardan sıçrayan damlalarla beslenmiş olan tanrıça (venus), artık lütfunu dağıtıp insan topluluklarının arasına karıştı ya da göksel damlalardan akan yeni tohumlarla denizler değil de yeryüzü, bakireliğin tüm diriliğiyle donanmış ikinci bir venus'u meydana getirdi.

bu inanç günden güne büyüdükçe büyüdü. kızın ünü yayıldıkça yayıldı ve komşu adaları, anakara topraklarını ve sayısız eyaleti dolandı. çoğu insan uzun yollar kat etti, derin denizler aştı ve yaşadıkları çağın bu ünlü harikasını görmek için paphos, cnidus, hatta cythera'nın yolunu tutmaz oldu. tanrıça adına yapılan törenler yapılmaz oldu, tapınakları harabeye döndü, kutsal sedirleri ayaklar altında çiğnendi, bayramları kutlanmaz oldu, heykelleri çiçeksiz kaldı, terk edilen sunakları soğuk küllere bulandı. insanlar o genç kıza tapınır oldu; yüce tanrıçanın gücünü bir insanın yüzüne bakarak sakinleştirmeye çalıştı. genç kız sabahları yürüyüşe çıktığında, kurbanlar keserek kutsal şölenler düzenleyerek aslında orada olmayan venus'un lütfunu ondan talep ettiler. o sokaklardan geçerken, insanlar dualarını sunmak üzere etrafını çelenklerle, çiçeklerle sardı.

tanrısal onurların ölçüsüzce bir ölümlüye yönelmesi, gerçek venus'un öfkesini ayyuka çıkardı. tanrıça hiddetini bastıramadı ve başını salladı, derinden inledi ve kendi kendine konuşmaya başladı:

"bakın hele, ben, evrenin en eski anası, ilk ögelerin türediği tek kaynak, bütün dünyanın cömert anası venus, haşmetinin onurunu ölümlü bir kızla paylaşmak zorunda bırakılıyorum, öyle mi? göklere yazılı adım toprağın kirli çamuruyla mı kirleniyor! ben tanrısal gücüme gösterilen saygıyı paylaşarak, vekalet yoluyla yapılan bulanık bir tapınmaya mı katlanacağım? ölüme yazgılı bir kızın benim kılığımda etrafta dolaşmasına izin mi vereceğim? dürüstlüğünü ve güvenilirliğini yüce ıuppiter'in bile onayladığı o çoban (paris), o yüce tanrıçaların güzelliğinin yanında benim güzelliğimin eşsiz olduğuna karar verirken boşa kürek çekti! ama bu kız, kim olursa olsun, bana ait olan onurları kendine yamamanın keyfine varamayacak. öyle bir şey yapacağım ki, haksız elde ettiği o güzelliğinden dolayı bin pişman olacak!"

hemen oğlunu çağırdı; şu kanatlı, şu sağgörüsüz oğlunu. yol yordam bilmeyen davranışlarıyla toplumun görgü kurallarını hiçe sayıp bir elinde meşalesi, bir elinde oklarıyla o ev senin bu ev benim koşuşturup dururdu geceleri; insanların evliliklerinin altını kazırdı. verdiği bunca zarara karşın hiç ceza görmez, zararı telafi edecek iyi bir şey de asla yapmazdı. doğuştan arsızdı; ama annesinin sözleriyle daha da arsız oldu. tuttu bu ülkeye getirdi onu ve psyche'yi -kızın adı buydu- şahsen gösterdi ona. üstüne üstlük bir de güzellikteki rekabetlerine ilişkin tüm hikayeyi anlattı; homurdana homurdana, hırlaya gürleye öfkeden kudurmuş halde şöyle dedi oğluna:

"yalvarırım sana, annenle arandaki sevgi bağı için, oklarının açtığı tatlı yaralar için, bu tatlı meşalenin bıraktığı bal tatlısı kabarcıklar için, annenin öcünü tam olarak almasına yardım et ve bu kızın haddini bilmez güzelliğine hak ettiği cezayı ver. bütün daha önceki görevlerinin yerine geçecek bu yegane görevini canla başla gerçekleştir: insanlığın görüp görebileceği en yoksul adama büyük bir aşkla bağla şu kızı. kader bu adamı işsiz koymuş olsun, babadan kalan malını mülkünü elinden almış, bir güvencesi olmadan ortalığa bırakmış olsun. bu adam öyle sefil biri olsun ki, bütün dünyada arasan sefillikte onun eşi benzeri bulunmasın."

bu sözleri söyledikten sonra dudaklarını aralayıp oğlunu uzun uzun ve hasretle öptü. sonra dalgalarla dövülen yakındaki sahilin yolunu tuttu, gül pembesi ayaklarıyla çırpınan suların en üstteki köpüğüne bastı; o da ne, derin denizin o berrak yüzeyine oturuverdi! tam da olmasını isteyeceği şey, sanki çok daha önce buyurmuş gibi derhal oluverdi ve deniz ona karşı beslediği saygıyı göstermede gecikmedi. koro halinde şarkılar söyleyerek bitiverdi nereus kızları, mavi yeşil sakalıyla kıllı portunus ve kucağı balık dolu salacia, yunus'unun üstüne binmiş küçük palaemon. neptunus'un bir alay oğlu da suyun üstünde hoplayıp zıplıyordu bir orada bir burada; kimi yankılar yapan deniz kabuğunu hafif hafif üflüyor, kimi ipek şemsiyesiyle düşman güneşin yakıcı ateşine siper oluyor, kimi tanrıçasının gözlerine ayna tutuyordu, kimileri de arabasına çifter çifter koşulmuş yüzüp duruyordu. oceanus'a yol alırken venus'e işte böyle bir ordu eşlik ediyordu.

bu arada psyche çarpıcı güzelliğine rağmen cazibesinin hiç hayrını görmüyordu. herkesin gözü üstündeydi, herkes onu övüyordu; ama hiç kimse, ne bir kral, ne bir prens, ne de sıradan bir yurttaş onunla evlenmek isteyip yanına yanaşıyordu. herkes tanrısal güzelliğine hayran oluyordu; ama zarif bir şekilde oyulmuş bir heykele hayran olur gibi hayran oluyordu. sıradan güzellikleri kardeşleri gibi dillere destan olmamış iki ablası da, uzun zaman önce kraliyet ailesinden gelen aşıklarıyla nişanlanmış ve iyi birer evlilik yapmıştı. oysa psyche bir koca bulamadan bakire olarak evde kaldı ve bedeni hasta, kalbi yaralı halde herkesten uzak yalnızlığına ağladı durdu; bütün dünyanın hayranlığını kazanmış olmasına karşın kendi güzelliğinin bu kadar büyülü olmasından nefret etti. bu yüzden bu talihsiz kızın zavallı babası tanrısal bir düşmanlıktan ve tanrıların öfkesinden korktuğu için miletuslu tanrının (apollo) en eski kehanet merkezine danıştı; dualar edip kurbanlar keserek yüce tanrıdan hakarete uğramış bakire kızı için bir evlilik ya da bir koca diledi. ama apollo, ıonialı bir yunanlı olmasına rağmen, bu miletus masalının yazarıyla (apuleius) uzlaşmak için kehaneti latince bir şiirle dile getirdi:

"yüksek bir dağın uçurumuna çıkar kızını, ey kral
korkunç düğünü için süsle de
hiç ümitlenme ölümlü soydan bir damadın olacak diye
çünkü kızın gaddar, vahşi, yılana benzer bir yaratıkla evlenecek
kanatlarıyla göğün doruğunda uçuşup her şeyin canını sıkan
ateşi ve kılıcıyla hareket eden ne varsa yakıp yıkan
iuppiter'i bile tir tir titreten, tanrıları dehşete düşüren
nehirleri, styx'in gölgelerini bile ürperten"

o ana kadar çok mutlu bir adam olan kral, bu kutsal kahinin açıklamasını işittiğinde ayaklarını sürüye sürüye, hüzünle evine döndü ve eşine bu uğursuz kehanetin uyarılarını bildirdi. günlerce yas tuttular, ağladılar, feryat ettiler. en sonunda bu korkunç kehanet, acımasızca gerçekleşti. zavallı kızın korkunç düğün korosu hazırlandı. düğün meşalesinin alevleri kara kurumun isiyle yavaş yavaş sönükleşti; düğün şarkıları çalan flütün ezgileri sızım sızım sızlayan bir lydia havasına dönüştü ve neşeli düğün türküsü hazin bir iniltiyle son buldu. gelin olacak genç kız gözyaşlarını kan kırmızısı duvağıyla silip kuruladı. herkes, kraliyet sarayını yerle bir eden bu felaket yüzünden derin bir acı hissetti, hemen o gün genel yas ilan edildi. kederlere uğramış evin hazin yazgısına bütün kent feryat figan ağladı. halkın bu ortak yasından dolayı, bir emirle toplumsal işler askıya alındı.

ama göksel uyarılara uyulması zorunluluğu, zavallı psyche'nin önceden belirlenen cezasını çekmesini gerektiriyordu. bu yüzden bu korkunç evlilik için yapılan tören hazırlıkları büyük bir üzüntü içinde sona erince, canlı bir cenaze olan psyche bütün kent halkının eşliğinde evinden alınıp götürüldü; genç kız hüngür hüngür ağlıyordu, düğün alayında değil de kendi cenaze alayında yürüyor gibiydi. bu korkunç yazgının mecalsiz bıraktığı kederli ana babası, işleyecekleri korkunç cinayeti yerine getirmede bir an için duraksadılar; ama kızları onları şu sözlerle uyardı:

"bunca süre ağlayıp vahlayarak neden bu mutsuz yaşlılığınıza acı çektiriyorsunuz? sürekli inleyerek neden benimkinden çok daha değerli olan nefesinizi kurutuyorsunuz? taptığım bu yüzleri boşuna gözyaşı dökerek niçin çirkinleştiriyorsunuz? gözlerinizi delerek niçin benim de gözlerimi deliyorsunuz? kır saçlarınızı neden yoluyorsunuz? benim için kutsal olan o göğüslerinize neden vurup duruyorsunuz? benim eşsiz güzelliğimin size sunduğu muhteşem ödüller bunlar işte! bu iğrenç kıskançlığın ölümcül darbesiyle yaralandığınızı yazık ki çok geç anladınız. ülkeler ve halklar bana tanrısal onurlar bahşettiğinde, hep bir ağızdan beni yeni venus olarak selamladıklarında, işte o zaman acı duymanız gerekirdi, işte o zaman ağlamanız gerekirdi, işte o zaman sanki o an ölmüşüm gibi bana yas tutmanız gerekirdi. artık anlıyorum ve artık görüyorum, beni yok eden tek neden venus'un adı oldu. beni götürün ve kehanetin önceden belirlediği o uçuruma koyun. bu mutlu evliliğe başlamak için sabırsızlanıyorum, soylu doğumlu kocamı görmek için sabırsızlanıyorum. bütün dünyayı yıkmak için doğmuş olsa bile, onun gelişini neden geciktireyim ya da bundan niçin çekineyim?"

bu sözleri söyledikten sonra kızcağız suskunlaştı ve artık daha kararlı adımlarla kendisine eşlik eden halka karıştı. kalabalık geçit vermez dağın önceden belirlenmiş olan uçurumuna geldi ve hepsi kızı oraya bıraktı. yolu aydınlatan düğün meşaleleri gözyaşlarından sönünce, onları da arkada bırakıp başlarını öne eğerek evlerinin yolunu tuttular. kızın zavallı ana babası bu büyük felaketten bitap düşüp evlerinin kasvetine hapsoldular; kendilerini sonsuz geceye teslim ettiler.

bu arada, psyche uçurumun tam tepesinde korkudan tir tir titrerken ve ağlayıp inlemekteyken, dostane esen batı rüzgarından (zephyrus) gelen hafif bir meltem elbisesinin kenarını yavaş yavaş bir o yana bir bu yana kımıldatmaya başladı ve elbisesini dalga dalga kabarttı. hafifçe kaldırıp kızı, dingin soluğunda taşıyıp yüksek uçurumun yamaçlarından yavaşça aşağıya kaydırdı ve dipteki vadinin çiçekli çimenlerinin koynuna şefkatle bıraktı.