27.3.11

recai efendi

salah birsel

bir akşam recai efendi körfez'dedir. sırtında kürkü, elinde oltası denizde bahtını arıyor, bir yandan da papaz uçuruyordur.

padişah kayığının üstüne gelmesi kesindir.

padişah'ın üç çiftesi recai efendi'nin kayığının yanından geçerken küreklerden biri oltasını koparır. recai efendi'nin canı sıkılır. oltayı çekip bir yenisini fırlatır. bunu yaparken de başını bir sağa, bir sola sallar (lahavle çeker). nevres paşa onun öfkesi burnunda biri olduğunu sezmiştir. sultan aziz'i eğlendirmek düşüncesiyle:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'nin yüzü iyiden iyiye sirke satmaya geçmiştir. yine de sesini çıkarmaz. paşa baştan alır:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

efendimiz yine tıs.

"sana söylüyorum babalık, duymadın mı? balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'de sabır mabır kalmamıştır. başı da tütsülü olduğu için padişah sandalına dönerek bütün zehrini boşaltır:

"be herif! baş vuruyor mu, baş vuruyor mu? kafamı şişirdin. musallat olma, git işine. anlaşılıyor ki sen gevezenin tekisin. ya şu kara sakallı adama ne diyelim, senin saçmalıklarını dinliyor da gıkını çıkarmıyor."

recai efendi kiminle alışverişi olduğunu daha çakmış değildir. yalnız, kayıkçısı üç çiftedeki kürekçilerin düğmelerinden, sultan aziz'in sandalda bir pehlivan gibi kuruluşundan bir şeyler sezinlemiştir. efendisine işaret çekmeye başlar.

öfkesi başına sıçramış olan recai efendi kayıkçının göz kaş oynatmasına da bozulur:

"ulan ağzını burnunu ne eğip duruyorsun?"

sultan aziz kahkahalarını zor tutuyordur. "haydi, renk vermeden ayrılalım." der. onlar uzaklaşırken kayıkçı da recai efendi'ye doğru eğilerek, ona sandaldaki adamın kimliğini fısıldar.

recai efendi başını çevirip de sultan aziz'i tanıyınca "hay!" diyerek kayığın içine yıkılır. kendine gelince de, arkasından biri kovalıyormuşçasına, yel yepelek, yelken kürek yalısına sığınır. başına bir şey geleceği korkusu içinde sabahı zor bulur.