4.3.11

gog

giovanni papini

bende delileri ve çırpınan hastaları yatıştırma özelliği vardır.

insan tabiattan daha sanatkardır.

nasıl oluyor da insan, vücudunun her tarafını, parmaklarının uçlarına kadar kapatıyor da, en mühimi olan yüzünü açık bırakıyor? azamızı hicabımızdan veya utancımızdan kapatıyorsak, çoğu zaman en az güzel ve en az muntazam olan suratımızı gizlemiyoruz.

suç işlemiş olanlara dava açmak pahalıya mal olan bir aptallıktır. suçsuzları ise muhakeme etmek, vazifesini bilen her devlete en yüksek bir borçtur. bir suç işlendi mi, hakimlerin bütün bilgisi, avukatların hitabet kudreti, gardiyanların şiddeti, yapılan zararların ve hakaretin ortadan kalkmasına, silinmesine engel olamaz. fakat buna karşılık "kusursuz" zannedilen, "namuslu" denilen nezaret altında bulundurulur ve muhakemeleri yapılırsa, "işlenecek" suçların yarısının önüne geçilmiş olur.

cinayetlerin çoğu, bir saat önce masum görünen ve kamu nazarında öyle olan kimseler tarafından işlenmektedir. bu güya masumlar, en adi canilerin aralarından çıktığı tehlikeli bir ordu teşkil etmektedirler.

dünya yüzünde, kimsenin -iç ve dış alemi incelenirse- masum olduğu iddia edilemez.

insan, bütün ikiyüzlülüklere ve söylentilere rağmen samimi olarak kendinden başkasını sevmez ve benliğinden başkasına tapmaz, saygı göstermez. geçmiş zamanları dolduran tarihi veya soyut tanrıları, kahramanları, vatanı, insanlığı ve daha bir sürü efsaneyi, korkusundan veya telkin ile takdis eder gibi görünür. hakikatte, bunlar kendi asıl imanını gizleyen birer takma isim veya paravandır.

herkes kendi kendisinin tanrısıdır. insandan gayrı tanrı yoktur ve her insan onun tecellisidir.

insanlar, hiçbir kayıt ve şart tanımayan, gözüpek bir vahşinin hükmü altında bulunmaları icap eden korkak vahşilerdir. üst tarafı enayilere mahsus bir sürü laf, edebiyat, felsefe ve palavradır. vahşilerin canilerden bir farkları yoktur.

kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğim, bağımsız ve gizli çekirdek nerede? sahiden bir borç yığıjnı, dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? ve sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey "benlik" bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu mudur?

insanlığın acısı ikidir: erkek için en güç şey düşünmek, kadın için en korkunç acı doğurmaktır.

insanın, doğayı hükmü altına aldığına dair sözler duyduğum zaman adeta kuduruyorum. tek başına bir parka bırakılmış bir çocuk düşününüz ki, üç, dört saat içinde, on karınca ile kertenkele yakalamayı, çimenler arasından bir keçi yolu çizmeyi, ırmağın içine bir oyuncak şelale yapmayı ve ağaçları en olgun yemişlerini koparmayı başarmış olsun, işte, bütün oranları korumak şartıyla, dünya üzerindeki gücümüz hemen hemen bundan ibarettir. bana öyle geliyor ki, bu işin henüz başlangıcındayız.

bir lokma yiyecek için efendilerinin keyiflerini bekleyen köleleriz!

"şayet bütün bir kitabı bir sayfaya, bütün bir sayfayı bir cümleye ve bu cümleyi bir kelimeye sığdırmak gibi lanetli bir hırs içinde kıvranan bir adam varsa, o benim."

insan ancak ırkına özgü adetlerden kurtulmakla büyük olabilir.

asrımız yarısına gelmeden kıtalararası korkunç harp olacak ve insan neslinin dörtte üçünü mahvedecek. hava ve kimya savaşı taktiği, ki yeniden korkunç gelişmeler gösterecek, askerlerle sivil halk arasındaki farkı ortadan tamamıyla kaldıracaktır. en büyük şehirler imha edilecek, küçükleri ortadan kaldırılıp halkı dağıtılacak, yüksek kültür merkezleri kül haline getirilecek, endüstri bölgeleri yok edilecek. harp, daha doğrusu milletlerin bu ortak intiharı gaz ve bomba yokluğundan dolayı sonuna gelince, yeryüzünde ancak, en fakir ve en az uygar bölgelerde beş on milyon ürkek, aç insandan başka bir şey kalmayacaktır. aydınlar, şefler, mühendisler hep ölmüş olacaklar, yarı barbar vaziyette sağ kalmış olanlar da, ancak dış tarafını bildikleri bir uygarlığı, yeni baştan yaratamayacaklardır. kumanda kolları yok edilmiş, iktidar ve bilimin sırları bilinmez veya unutulmuş olacak. geriye kalanlar, kiliselerin ve fabrikaların harabeleri arasına çömelerek, ısınmak için, yangınlardan arta kalmış kütüphaneleri yakacaklardır. yavaş yavaş, son aletler de harap olacak ve insanlar yenilerini yapacak yetenekte olamayacaklardır. parçalanmış makinelerin paslanmış enkazı yeni çöllerde sürünüp duracak; ama kimse onları eski hallerine getirebilecek bilgiye sahip olamayacaktır. ne de onlar gibilerini yapmaya! ve bu asır, sonuna gelmeden, ölenlerin eserlerini diriltmeyi başaramayacak, sağ kalanlar kafile halinde vahşete döneceklerdir. artık sürülmeyen tarlaların yerlerinde üreyecek ormanlar arasında, birbirlerine düşman kabileler, bir parça yiyecek peşinde dolaşıp duracaklardır. elli yıla kalmaz, kültürü ile o kadar iftihar eden avrupa ile servetiyle mağrur amerika'da, medeniyetin o yedinci asırla yirminci asır arasındaki geçici gelişmesini unutmuş "neoprimitif" kabileler bulunacaktır. o zaman, uzun ve zorlu bir yeni dünya tarihi devresi başlayacaktır.

her kim gizli veya evrensel açıklamaların yüksek çağına ulaşmak isterse, her şeyden evvel deli olması gerekir. akıllı hiçbir vakit gerçek cennetine giremez.

bir vakitler doğru, iyi ve güzel görünen şey, zamanla yanlış, fena ve çirkin olabilir. bugünün yanlışları yarının gerçekleridir, bugünün iyilikleri de yarının fenalıkları olacaktır. eğer zaman kalburundan geçince her şey fena, yanlış, çirkin oluyorsa bu demektir ki, hiçbir vakit, gerçekten iyi, gerçekten doğru, gerçekten güzel bir şey yoktur. o halde güzellik hükümlerinin bir anlamı yoktur. hiçbir şey gerçek değildir, her şey kabildir.

eğer biz titanlara yaklaşıyorsak, bu ancak sözdedir; zira, eserlerimiz karıncalarla tosbağalarınkinden farksızdır. onlar, büyük görme hususunda bize bile ders verirler. bugünün adamı gulliver gibi düşünüyor; ama, palavralarına rağmen, lilliput ölçüsünde yaşıyor.

bilimin ilerlemekte olduğuna dair yapılan bütün gevezelikler küstah palavralardan başka bir şey değildir. bilim ortadan ölümü kaldırmadıkça bir şey yapmış sayılmaz. beni bir gün bir taşın altında çürümeye atacaklarına göre londra'dan new york'a yarım saatte uçmuşum, bana ne?

kişiliğimizin öyle tarafları var ki, çtekilerin aleyhine fazla şişmekte, kangren olmaktadır. manevi kanserler, fikir urları, günah ve fesat apandisitleri vardır.

bazen günahlardan daha fazla acı veren faziletler vardır.

ölçüleri ile olduğu gibi şekli ile de domuzunki insan kalbine en benzeyenidir.

bütün iktidarları tatmış olan için, yokluk tek sığınaktır. dünyada satın alınabilecek ne varsa ona sahip olmuş kimse için sefalet tek sığınaktır. bu bir komedya -belki gülünç bir komedya- fakat bereket versin seyircisi olmayan bir komedyadır.

insanlar sağır kalpleri yüzünden asırlardan asırlara daha çok azap çekilen bir cehennemde hala inleyip duruyorlar.

bilginler, araştırmalarının ve teorilerinin sonuçlarıyla kesinlikle ilgilenmezler; yalnız evrenin ve kanunlarının kabule değer birer yorumunu ve temsilini verebilecek formüllerle hipotezler bulmakla yetinirler.

yenilen milletlerin politikacıları ve komutanları birer cani olarak mahkum ediliyor. bu, tarihte tamamen yeni bir olaydır. "savaş suçları"ndan bahsediliyor. ama her savaşan ordu az çok birtakım facialara sebep olur. eğer yenilenler savaşı kazanmış olsalardı, bugün karşılarına hakim olarak çıkanları aynı cinayetlerden suçlu ilan edebilirlerdi. öyle ki, yarın bir savaş patlak verecek olsa herhangi bir memleketin herhangi bir generali, tesadüfen galip tarafta değilse ipe çekilmek olasılığı ile karşı karşıyadır. paradoks olarak daha da garibi var. savaşı kazananlar bu sonuca ulaşabilmek için milyonlarca insanı ölüme gönderiyor, milyarlar harcıyorlar. fakat hemen sonra yenilen milletleri beslemek, savaş yıkıntılarını ortadan kaldırmak, endüstrilerini diriltmek, onlara daha yüksek bir hayat standardı ve refah sağlamak için başka milyarlar harcamaktan çekinmiyorlar.

hayat, insanları, pek kısa süren hayali zevk anlarını çok pahalıya ödetir, ölümden sonra bir şey olmasa bile, yanılgılardan, ihanetlerden uzak, sakin ve münzevi bir ömür tek başına bir ödül sayılır.

biz her hürriyeti, her şeyden evvel kişisel ve özel bütün hürriyetleri istiyoruz. yasaklarla çevrili bir hürriyet gerçek hürriyet değildir; bu köleliktir. biz, son kanun yapıcıları, son hakimler, son polisler ortadan kaldırıldığı gün hürriyete kavuşacağız.

zamanımızın gözdesi olan tarih uzun ve sıkıcı bir ölüler kitabı'dır. politikada, hemen hepsi ölülerin düşüncelerinin mahsulü kanunlara, adetlere, formüllere boyun eğmek zorundayız. özel hayatımızda onların son arzuları denilen maddi ve manevi vasiyetlere uymaya mecburuz. katolik ülkelerde papazlar, her gün ölülerin selameti için dualar, törenler yapmakla meşguldür. müzelerimiz meşhur ölülerin eserleriyle doludur, eskimiş olmanın verdiği üstünlükle gençleri etkilerine alırlar, fikirleri körletirler, yenilerinin gelişmesini önlerler. birçok sanatçı hala 25 asır önceki grek heykelciliğinin ve öleli 500 yıl olmuş ressamların kaidelerine körü körüne bağlanıyorlar. şehirlerimizin meydanlarında kimi at üstünde elinde kılıç, kimi oturup düşüncelere dalmış, hepsi de modası geçmiş elbiseler giyinmiş ünlü ölülerin cakalarını görürüz. dünyanın her yerinde binlerce aptal, bakıcı, spiritizmacı ölülerle görüştüklerini, onları çağırdıklarını ileri sürer, dururlar. günden güne büyüyüp genişleyen mezarlıklar büyük birer kıtlık tehlikesidir. bir taraftan nüfus artıyor, öteden dirilere yiyecek sağlayacak topraklar ölülerin "son istirahatgahlarına" tahsis ediliyor. eğer geçmiş devirlerin kabristanları yavaş yavaş kaldırılmamış olsaydı, bugün buğday ekecek bir dönüm tarla bulunamazdı. ama yine de ve hala yeryüzünde çok fazla mezar, türbe, hazine var. ya ölüleri bir daha öldürürüz ya da biraz sonra hepimiz aç köpekler gibi gebeririz. mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda, geçmiş varlıkların diriler üzerindeki hakimiyetlerini sağlayan bu durumu değiştirmek gerekir.

vatan aşkı, modern insanın sayısız saçma ve uğursuz bağlılıklarından biridir. vatan aşklı bize haset, gurur, öfke ve öteki günahları aşılar, bir kin ocağı, yani ölümdür.

politikacılar ve askerler barıştan fazla söz etmeye başladılar mı korkudan titreyebilirsiniz.

çok seven çok nefret eder.

kin bir varlığın iyi taraflarını görmez, aşk fena yönlerini görmekten yoksundur. bu fark insan ilişkileri bakımından büyüktür ama işin özü düşünülünce yok demektir. aşkı görmeyenlerin de gözleri bozuktur, karayı görmeyenlerin de.

insan ancak ömrünün başında ve sonunda temizdir, en uzun çağı olan ortasında, kirlenir, çürür.

hayat dediğimiz şey, boşluktan çıkıp boşluğa dönüşümüz arasında, uzun veya kısa bir can çekişmeden başka bir şey değildir.

insan daha doğar doğmaz ölmeye başlar. fizikçilere ve doktorlara göre her gün bizden bir parça yok olmaktadır. demek hayat, düşünüldüğü gibi ölüme bir karşı koyma değil, onun bir gündelik kabulü, yani bir çeşit ölüm biçimidir.

iki kişinin birbirine katılarak erimeleri demek olması gereken aşk, yalnız kalmış iki bencilin hayalinden başka bir şey değildir. en güçlü dehalarda bile yaratma nihayet bir aczin itirafıdır. saadet geçmişe göre veya geleceğe yönelmiş bir hayal olduğu zaman vardır. demek gerçekte hayat yoktur, yalnız aksi vardır: ölüm.

"tanrı dünyayı yaratırken bana danışmış olsaydı bugün daha güzel olurdu."

insan, varlığının üçte birini uykuda kendini kaybetmiş bir halde geçirmek zorundadır. neden bu gündelik utandırıcı yarı ölüme mahkum olacak yerde doğal enerjilerini durmadan yenileştirecek şekilde yaratılmadı?

insan düşüncesi daima, mümkün olduğu kadar az olanakla en büyük etkiyi elde etmeye çalışır. halbuki, kendi şahsımızda, gerçekten şaşırtıcı imkanlar zenginliği ve gücü ile elde edilen bazen hayret edilecek neticeler görüyoruz.