27.2.11

the body of the dead christ in the tomb

dostoyevski


çarmıhtan henüz indirilmiş isa görülüyordu resimde. bana hep ressamlar çarmıha gerilmiş ya da çarmıhtan indirilmiş isa'yı yüzüne sıradışı bir güzelliği çağrıştıran çok hoş bir gölge vererek çizerlermiş gibi gelir. uğradığı en korkunç işkenceler sırasında bile onun bu güzelliğini koruduğunu vurgularlar. bu isa tablosunda ise güzellikten en ufak bir iz yoktu. daha çarmıha gerilmeden önce büyük acılar çekmiş, yaralar almış, işkencelerden geçmiş, sırtında haçını taşırken muhafızlarca dövülmüş, halk tarafından taşlanmış, haçın altında ezilmiş ve sonunda altı saat çivilemiş olarak haçta kalma acısını yaşamış bir insanın ölüsüydü. aslında bu yüz çarmıhtan daha şimdi indirilmiş birinin yüzüydü; dolayısıyla da hala pek çok canlı, sıcak şeyi barındırıyordu; öylesine ki, ölünün yüzünden sanki şu anda duymakta olduğu acıları okumak mümkündü. doğallıktan hiç sapılmamıştı resimde; çekilen böylesi acılardan sonra kim olursa olsun insanın ölüsü gerçekten de böyledir. kilisenin, hristiyanlığın daha ilk yüzyıllarında isa'nın simgesel değil gerçek anlamda acı çektiği, dolayısıyla da haça gerilmiş bedeninin tümüyle doğa yasalarının hükmü altında olduğu yolundaki görüşünü biliyorum. resimdeki isa'nın yüzü yara bere içindeydi; aldığı darbelerden kanamış, çürümüş, şişmiş, morarmış, parçalanmıştı; gözleri açıktı, göz bebekleri kaymıştı; kocaman göz akları ölümün donukluğunu yansıtıyordu. ama tuhaftır, işkencelerden geçmiş bu insan ölüsüne bakarken insanın aklına tuhaf bir soru geliyordu: eğer bütün onu izleyenler, öğrencileri; ama özellikle de gelecekteki havarileri, müritleri, ardı sıra yürüyen, haçın çevresinde duran kadınlar, ona iman eden, tapan bütün o insanlar, eğer o sırada o tam böyle bir ölü idiyse -ki kesinlikle böyle olmalıydı- böylesi eziyetler çekerek can vermiş birinin dirilebileceğine nasıl inanmışlardı? insanın aklına burda ister istemez madem ölüm böylesine dehşet verici, doğa yasaları böylesine güçlü, o zaman bunlar alt edilebilir mi? sorusu geliyor. yaşarken, yasalarına boyun eğdiği doğayı alt eden ve "talifa kumi" diye bağırarak ölü genç kızı, "lazar, çık dışarı" diyerek ölü lazar'ı dirilten o, bu yasalarla baş edemedikten sonra biz nasıl baş ederiz? bu tabloya baktığında doğa insanın gözünde çok güçlü, çok büyük, acımasız bir hayvan ya da bundan da çok, evet, ne kadar tuhaf olsa da, bundan da çok, yepyeni bir büyük makine gibi canlanıyor: çok değerli bir varlığı, tek başına bütün doğaya, onun yasalarına ve hatta belki de yalnızca onun ortaya çıkmasına vesile olmak için yaratılmış olan bütün yeryüzüne bedel, son derece değerli, eşsiz bir varlığı yakalamış, anlamsızca, bönce içine almış, parçalara ayırmış ve yalayıp yutmuş bir makine.. bu tabloda belki de, özellikle, herkesin boyun eğdiği ve sizi de ister istemez etkisi altına alan o karanlık, küstah, anlamsız/sonsuz güç canlandırılmış. ölünün çevresinde yer alan ve hiçbirini tabloda görmediğimiz insanlar o akşam bir anda bütün umutlarını; hatta belki de inançlarını paramparça eden korkunç bir acıyı ve kuşkuyu yaşamış olmalıydılar. asla kurtulamayacakları bir düşünceyi de içlerinde götürerek her biri bir yana dağılıp gitmişti belki de. öğretmen de eğer idam edilmeden önce kendisinin şu tablodaki halini görebilseydi, çarmıha kendiliğinden çıkar ve şimdi olduğu gibi ölür müydü? tabloya baktığınızda işte bu soru da karşınıza dikiliyordu.