14.1.11

politik kamera

douglas kellner / michael ryan

amerikan kültüründe filizlenen yeni muhafazakar ruh 70'lerde ve 80'li yılların başlarında birçok popüler filme kaynaklık etmiştir. star wars serisinde, son derece sovyet görünüşlü bir imparatorluk, "cumhuriyetçi özgürlük" kahramanları tarafından başarıyla ortadan kaldırılır. kramer vs. kramer filminde, babaların gerçekten de her şeyin (anneliğin bile) en doğrusunu bildiği gösterilerek feminizme haddi bildirilir. eğer death wish siyahlara beyaz adamdan sakınmaları gerektiğini öğretmediyse, en azından trading places benzeri filmlerle geri döndükleri çığırtkan serseri rolleri onlara yoksul yerleşim bölgelerine yavaş yavaş akın etmekte olan sömürücüleriyle nasıl geçinebileceklerini öğretmiştir. the deer hunter ve rambo da dahil olmak üzere savaş yanlısı eksende dolaşan bir dizi vietnam sonrası film, savaş kartallarının "olanlara" bir kez daha izin vermemeye kararlı olduklarını ortaya koyar.

70'li yılların başlarındaki filmlerde doğal afetler genellikle, 60'lı yılların sonlarındaki "ahlak yoksunluğu" ve "düzen bozukluğunu" ya da muhafazakarların bu dönemde işbaşında buldukları "demokratik huysuzluğu" temsil eden metaforlar olarak kullanılır. kriz filmleri bu tür belaların hakkından gelmek için katı bir paternalist erkek düzenini yeniden dayatırlar. bu nedenle bu filmlerin birçoğunda rastlanan muhafazakar metaforların, dönemin toplumsal söylemleri ile olduğu kadar, toplumsal evreni bilinçaltı süreçlerle şekillendiren birtakım temel arzu ve gereksinim akıntılarıyla da fiili metonimik ya da bitişik bağlantılar içerdiği söylenebilir.

felaket filmleri, 70'lerin başlarından ortalarına kadar olan dönemde en çok tutulan tür döngüleri arasında yer alır. bu filmler daha geleneksel türsel göreneklere geri dönerek, toplumsal ve kültürel sorunlarını güçlü erkek liderliğinin ritüel yoluyla meşrulaştırılması, geleneksel manevi değerlerin tazelenmesi ve babaerkil aile benzeri kurumların yeniden canlandırılması yoluyla çözmeye çalışan kriz halindeki bir toplumu tasvir ederler. bu filmler ayrıca, dizginlenmemiş korporatif kapitalizmin tehlikelerini haber verir ve kontrolsüzce gelişen kar arayışının nasıl faciaya yol açtığını gösterirler. bununla birlikte, iş dünyasındaki aşırılıklara getirilen eleştiriler çoğunlukla ahlakçıdır ve bu filmler, genellikle profesyoneller ve teknokratlardan oluşan bir grup seçkin lider öncülüğündeki insan topluluklarının, koordine edilmiş, hatta itaatkar eylemlerle ayakta tutulmasına dayalı korporatist çözümler önerirler.

tür (janr) filmleri, ideolojinin en etkili araçlarından birini oluşturur. bunlar bir yinelenme ve aşinalık anlamı sunarak bir tür nesnel süreklilik duygusu yaratırlar. türler, toplumsal düzenin varlığını sürdürebilmesi için içselleştirilmesi gereken her türlü değer ve idealleri seçip ayırmak biçiminde bir işlev gösterir. örneğin geleneksel western filmleri, erkeklerin kamusal alana egemen olmalarının uygunluğuna inanılan bir toplumsal gerçekliğin inşasına katkıda bulunmuş, geleneksel melodramlar ise kadınların ev içi dünyasına uygunluğunu destekleyen bir dizi yaygın düstur, tutum ve inançtan oluşan bir toplumsal gerçeklik inşa etmiştir.

sınıf atlama arzusu sık sık spor ya da dans gibi fiziksel etkinlikler biçiminde karşımıza çıkar. amerikan eğitim sistemi genel olarak işçi sınıfı insanını düşünsel güç edinme yollarının dışına atar; sonuç olarak, sınıf sömürüsünün kültürel çemberinden kurtulmanın tek çıkar yolu genellikle spor ya da dans gibi fiziksel etkinliklerdir. bu sınıf insanının mahkum edildiği beden işçiliğinin bir versiyonu, haliyle, kültürel kaçışı mümkün kılan tek yolu oluşturur. fakat bu tür etkinliklerin gerektirdiği disiplin, aynı zamanda, kişinin sınıfsal konumu nedeniyle duyduğu suçluluğu içselleştirmesidir, suçun kendisinde olduğunu, çok çalışıp durumunun üstesinden gelmesi ve başarıya ulaşması gerektiğini kabullenmesinin bir yoludur. sömürünün sınıfsal karakterini inkar eden liberal bireyci bir kültürde sınıf suçluluğu böylece içselleştirilmiş olur ve yapısal eşitsizliğin üstesinden gelme çabası kolektif değil, bireysel çerçevede kavranır.

muhafazakarlar ironiyi her zaman şehir devletten ya da büyük kültürel gelenekten uzak tutmaya çalışmıştır; çünkü sofuluk, hürmet ve itaat gibi muhafazakar toplumsal değerler, ironinin barındırdığı türden eleştirel irdelemeye karşı koyamazlar. ikame edici, güvenli hakikat ve güç zeminleri aramak, muhafazakar babaerkil toplumun ideolojiye teslim olmuş ve dışsal otoritenin iradesini kabullenmekten güçsüzleşmiş benliğinin doğasındadır. değerlerin görenekselliğine yönelik düşünceler bu nedenle zor kabul görür. ironik bakışın altında erkeğin kendisini olduğundan büyük göstermesi imkansız hale gelir.

gizli güçler şeması, kötülük öznesine (şeytan) işaret eden bir anlatının yanı sıra, olayları tahmin edilebilir bir akış düzeni içine yerleştiren bir mantık sunar. dolayısıyla son derece akılcı bir işlevi vardır: kapitalizmin çarpık işleyişiyle ve gelişimini tamamlamamış bir demokratik bağlam içinde liderlik kurumunda meydana gelen bozulmaların körüklediği politik güven kriziyle zedelenen güvenlik duygusunun yerine konması. gizli güçler, akıldışı bir fenomen olmanın ötesinde ve üstünde, amerikan toplumsal sisteminin akıldışılığıyla başa çıkmanın bir yoludur.

muhafazakar kesip biçme filmleri döngüsünün iki ayrı görevi yerine getirdiği söylenebilir. birincisi, feminizme ve dikbaşlı gençliğe metaforik bir saldırı düzenler ve babaya dayalı iktidara muhtaç bir dünya çizer. aynı zamanda bastırılmış saldırganlığın, dünyaya karşı sergilenen yeterince ulvileştirilmemiş saldırganlığı haklı çıkaracak biçimde dünyaya yansıtılma çabasını göz önüne serer. muhafazakar ethos uyarınca saldırganlığın (örneğin piyasanın) toplumsal bir ilke olarak kutsanması bağımsız kadınlara yöneltilen şiddetle bağlantılıdır; çünkü (muhafazakar düşüncede erkeğe özgü bir özellik varsayılan) saldırganlığın tamamlayıcı ögesi teslimiyettir. toplumsal bir ilke olarak saldırganlık bir noktada tahakküme dönüşmelidir, aksi durumda toplumsal sistem kalıcı bir istikrarsızlığa gömülecektir. muhafazakar yapı içinde istikrarı güvenceye alan tahakküm ve teslimiyet merkezi ailedir. söz konusu filmler bir ölçüde, feminizm ve gençlik cinsel devrimi eliyle geleneksel babaerkine ait imtiyazların tecavüze uğratılması karşısında gösterilen şiddetli tepkiler olarak okunmalıdır. filmler, piyasanın rekabetçi, saldırgan ve "altta kalanın canı çıksın"cı ilkeleri üzerine kurulu bir kültürün beslediği tutum ve eğilimleri açığa vuran bir tür belgesel doğruluk taşırlar.

vietnam savaşı'nın ve bu savaşa adam sağlayan zorunlu askerliğin sonuçlarından biri, abd ordusunun güçten düşmesi olmuştu. savaşın sonuna gelindiğinde askerler emirlere uyup savaşacakları yerde kasten üstlerini öldürüyorlardı. bunun ve zorunlu askerlikten ilham alan yaygın savaş karşıtlığının sonucunda zorunlu askerlik uygulaması kaldırılarak ordu bütünüyle bir gönüllüler ordusuna dönüştürüldü. beyaz hakimiyetindeki, ekonomisi sıkışmakta olan kapitalist bir toplumda beyaz ırk dışındaki azınlıkların iş bulma şansı daha az olduğundan, bu yeni ordu ağırlıklı olarak azınlıklardan oluşuyordu.

liberallerin orduyu safdışı edilmesi gereken toplumsal bir problem olarak görmemelerinin bir nedeni, soğuk savaş'ın babaerkil mantığını benimseyerek hasımlarla barış içinde yaşamanın tek yolunun saldırganlık ve yok etme tehdidini canlı tutmaktan geçtiğine inanmalarıdır. oysa bu bakış açısı da, rekabet ve iktidar yönelimli toplumsallaşmanın bir ürünüdür. başka bir deyişle, dünyaya sürekli güneş gözlüklerinin ardından bakan biri, karanlık bir dünyadan başka bir şey görmeyecektir. liberallerin orduyu kendi içinde gereksiz ve potansiyel olarak tehlikeli bir kurum olarak algılayabilmeleri için kendi toplumsallaşmalarının dışına çıkmaları, içinde yer aldıkları yapıyı terk etmeleri ve kendiliğinden dudaklarının ucuna gelen sözcükleri sorgulamaları gerekir. daha radikal bir yaklaşım, ordu ve silahların ortadan kalkmasının ütopik bir hayal değil, modern dünyanın kurtuluşu için önkoşul olduğunu savunacaktır. rekabete, saldırganlığa ve tahakküme dönük babaerkil ve kapitalist toplumsallaşmanın ötesinde, alternatif toplumsallaşma olanakları, dayanışmaya, ordusuzlaşmaya ve barışçıl komünal varoluşa ilişkin alternatif idealler barındırır. ancak bunun için farklı bir dizi yapılandırıcı varsayıma ve farklı bir toplumsal kurumlar kümesine gerek vardır. ordu, onu metaforik olarak doğrulayan toplumsal kurumlarla iç içe geçmişse, bu kurumlar değişmediği sürece bir sorun olarak kalacaktır. aile babaerkil bir biçimdir, dolayısıyla, ordunun meşrulaştırılması amacına başarıyla hizmet eder. ancak aile bir yandan da komünal bir biçimdir. orduya bağışladığı "insancıllık" aynı zamanda onu tehlikeye düşürür. analojinin bedeli, karşılaştırmadır. aile ve ordu karşılaştırmasında ise ordunun eninde sonunda insanlıkdışı görünmekten kurtulması olanaksızdır. çünkü aile çocuk yetiştirir, ordu ise öldürür. ordunun temelinde yatan ve orduya yönelik her türlü eleştiriye anında gerçekdışı, ütopik yaftasını yapıştıran -daha kötüsü, erkekliğe yakıştıramayan- babaerkil varsayımlar, orduya yönelik eleştirilere izin vermez.

makinelere ya da teknolojiye duyulan korkuya ilişkin fantastik filmler, genellikle, özgürlük, bireycilik ve aile gibi toplumsal değerlerin evrik olumlamasını içerir. 70'li yıllarda "doğal" toplumsal düzenlemeleri tehdit eden her şey teknoloji metaforuyla temsil edilmiş, bu tehditleri savuşturma çareleri olarak da genellikle, önceki bölümde incelediğimiz doğayla bağlantılı muhafazakar değerler seferber edilmiştir. öte yandan teknofobik filmler, bu değerlere dayanak olan doğa metaforunun en belirgin yapıçözümünü sergileyen zemindir. muhafazakar bakış açısıyla teknoloji, doğaya karşı yapıntısallığı, kendiliğinden olana karşı mekanikliği, serbestiye karşı düzenlenmiş olanı temsil eder; tekil farklılaştırma yerine bireylerin benzerliğini, bireysel üstünlükten türetilmiş hiyerarşiler yerine demokratik eşitlemeyi savunur, eşitlik ilkesinin özgürlük ilkesine üstün gelişini simgeler. ancak muhafazakar bireyci eleştiri açısından en önemlisi, modernliği, radikal değişimin geleneksel toplumsal kurumları alt edişini temsil etmesidir. bu kurumlar kendilerine bağışlanmış olan doğa aylasıyla meşruiyet kazanırken, teknoloji, doğanın muhafazakar söylemin gerektirdiği gibi otoritenin değişmez kaynağı değil, yeniden inşa edilebilir bir kavram olabilirliğini temsil eder. gerçekten de yapay yapılandırmanın figürü olarak teknoloji, "doğa" gibi söylemsel figürlerin (ve doğa figürünün çağrıştırdığı kısıtlanmamış doğrudanlık anlamının) aslında yapay birer düzenleme, birer yapı, adaletsiz toplumsal kurumları sahte bir otorite zeminine oturtarak eşitsizliği meşrulaştırmak üzere tasarlanmış birer metafor olabileceğine işaret eder.

muhafazakarlığın nihai ereği, gerçekte toplumsal olarak inşa edilmiş eşitsizliklerin doğal görünmesini sağlayacak bir otorite zemini tayin etmektir. başka bir deyişle, bu tür yaratılmış eşitsizlikler doğanın birebir hakikatini oluşturur gibi görünmeli, eşyanın her zaman var olmuş, her zaman da var olacak olağan düzeni olarak kabul edilmelidir. ontolojik çerçevelendirme stratejisinin muhafazakar ideolojik çaba açısından vazgeçilmez oluşu bu yüzdendir; çünkü bu strateji, teknoloji ve teknolojik yapıntıların kendi içlerinde bağlam ve kullanımdan bağımsız bir varlık ya da öze sahipmiş gibi görünmesine olanak verir. teknoloji asli olarak kötü olmalıdır, bunun gerek şartı ise, teknolojik toplumun doğal alternatifinin -aile ve özellikle bireyin- varoluş itibariyle iyi olduğu izlenimi vermesi, ontolojik olarak kendi varlığından destek alması, ikame ya da eşdeğer yerine geçebilecek kendisi dışındaki bir şeyle sembolik benzetim ya da bağlantılandırmalara kapalı olmasıdır. bire bir olan şeyin, -metaforla yapıldığı gibi- kendi varoluşundan koparılarak başka bir şeyi temsil etmesi sağlanamaz. bu yüzden teknoloji yalnızca muhafazakar çerçevedeki bireysel özgürlük anlamında benlik mevcudiyetine değil, ontolojik zeminin kriteri olarak mevcudiyete, muhafazakar toplumsal kurumların dayandırıldığı doğaya ve birebir anlama yönelik bir tehdit oluşturur.

gelecekle ilgili sağcı filmler (logan's run, escape from new york), "terörizme", sosyalizme ya da liberalizme dönük çağdaş muhafazakar korkuları canlandırırlar. solcu olanlar (outland, blade runner) ise, zamansal yer değiştirmeye dayalı retorik tarzını kapitalizme özgü güncel eşitsizlikleri eleştirmekte kullanırlar. bu filmlere bakarak, amerikan toplumunda liberal değerlerin hakim olduğu ve yarı-demokratik, çoğulcu ilkelerle işleyen sivil alanla, muhafazakarların hakimiyetindeki, feodal ilkelere dayalı, işçilerin özünde sermayenin köleleri olduğu ekonomik alan arasında boylu boyunca uzanan çatlağı teşhis etmek mümkündür. böylece bu filmler, çağdaş kapitalizmin en büyük çelişkilerinden birini açığa çıkarırlar.

1986-87 yılı, hollywood sineması ve amerikan kültürü için önemli bir yıl olmuştur. politik ve toplumsal dalgalanma sola çark etmeye başlamış ve muhafazakarlığın politik bir güç olarak hegemonyası fiilen son bulmuştur. iran'daki rehine ve nikaragua'daki kontra yardımı skandalları, cumhuriyetçilerin 80'li yıllardaki başarısının kilit unsuru olan pes perdeden yurtseverlik bezirganlığının yaldızlı cephesi ardında tehlikeli ölçüde antidemokratik bir çürümüşlüğün yatmakta olduğunu göstermiştir. muhafazakarlar kendilerini bir kez daha başa çıkılmaz liberal bir yapıyla karşı karşıya bulurken, reagan yönetimi, daha önceki hiçbir dönemde olmadığı kadar yüksek bir suçluluk oranı yaratmıştır. bu kötücüllük döneminde sayıları çığ gibi büyüyen evsiz yoksulların apaçık ortada olan sefaleti devlete başkaldırının ardında yatan acımasız gündemi göz önüne sermiş ve yönetimin orta amerika'da giriştiği kanundışı savaşların aşikar haksızlığı, militarizasyonun sürdürülmesine karşı şiddetli kamusal muhalefet yaratmıştır.

1987'ye gelindiğinde kahramanın dönemi, hem sinemasal hem politik olarak sona ermiştir. babaerkil kahramanın ikiyüzlü bir ödlek, girişimcinin işbirlikçi bir dolandırıcı, savaşçının ise beceriksiz ve yüreksiz bir kabadayı olduğu anlaşılmıştır. arkasında halk desteği kalmamış savunma borçlanmaları ile devletin iliğini kurutan, ulusal serveti kendi taraflarına çarpıtıp milyarder sayısını ikiye katlarken yoksul ve işsizlerin sayısını üç katına çıkaranlar muhafazakar kahramanların kendileri olunca, vergiler ve bütçe açıklarının sorumlusu olarak kahramana başkaldırıcılık erdemini bağışlamış olan liberal devleti göstermek artık mümkün değildi. 1987'de, her zamankinden çok insan federal hükümetten yardım umar hale gelmişti ve liberalizm, devletin bu yardımı sağlaması gerektiği inancı, bir kez daha yükselişe geçmiş görünüyordu. cumhuriyetçiler ulusun manevi güvenini hiç kuşkusuz yitirmişti; sovyetler birliği'nin barış ve silahsızlanma çağrıları içeren bir demokratik reform dönemine girmesiyle muhafazakarlar, 1978 sonrası dönemde "komünizme geçit vermemek" düsturu etrafında zafere ulaşmalarını sağlayan itici güçten de yoksun kalıyordu.

psikolojik olgunlaşma ve sağlık her şeyden önce zihinsel temsil kapasitesinin gelişmesine bağlıdır. şizofreni gibi kimi psikolojik bozukluklarda bu tür bir kapasitenin gelişmemiş olmasının kısmen etkili olduğu düşünülmeye başlanmıştır. temsil önemlidir; çünkü insanın kendisi ile dünya arasındaki ve nesnelerle dünya arasındaki sınırları çizebilmesine yarar.

kültürel temsiller yalnızca psikolojik duruşları şekillendirmekle kalmaz, toplumsal gerçekliğin nasıl inşa edileceğine ilişkin olarak da, yani, toplumsal yaşamın ve toplumsal kurumların şekillendirilmesinde hangi figür ve sınırların baskın çıkacağı konusunda da çok önemli bir rol oynar. kapitalizmin, güçlünün güçsüzü yuttuğu bir cangıl gibi mi, yoksa özgürlükçü bir ütopya olarak mı kavranacağını (hissedilip yaşanacağını) bu temsiller belirler.

ideoloji, toplumsal gerilimleri yatıştırmaya ve toplumsal güçlere, eşitsizliğe dayalı toplumsal düzene tehdit oluşturmalarına meydan vermeyecek şekilde karşılık vermeye yönelik bir çabadır.

eşitlikten yana olmayan bir sivil toplum şiddeti suçlu ilan eder ve bu yolla kendi örtük şiddetini meşrulaştırır.

abd'de sağcı düşünce son derece güçlü bir popülist eğilim sergiler. popülizmin radikal biçimler alması da olanaklıdır; ancak abd kültüründeki popülizm sıradan adamın erdemini yüceltmeye, büyük gayrışahsi kurumlara direnmeye, doğa, kırsallık ve yalınlığı kentsel kozmopolit modernliğe göre imtiyazlandırmaya dayanır.

sağ kanat filmler, çeşitli yollarla, ezici bir genellikle azınlıklara yönelen otoriter ve baskıcı polis gücüne yaslanmak zorunda olan bir toplumun haşin gerçeğini sergilerler. toplumun bu yapısal dengesizlikleri sonucu çözülüp gitmemek için bunu yapmak zorundadırlar.

iş dünyasına giriş kadınların beklediğinden daha zorlu çıkmıştı. kadınlar genellikle erkeklerden çok daha düşük ücretlerle çalıştırılıyordu, o kadar ki, "69" (erkeklerin kazandığı her 1 dolara karşılık kadınlara düşen 69 cent) kadın hareketinin çok kullanılan bir rozeti haline gelmiş ve eşit değer (eşit işe eşit ücret) için verilen mücadele 70'li yılların sonlarının ve 80'li yılların önemli bir tartışma konusu olmuştu.

sözleşmelerin amacı, piyasa dünyasının aile gibi davranmasını sağlamak, insanların eşit ölçüde vermekle sorumlu olduğu yüz yüze mübadele yükümlülüğünü yaratmaktır. aile de sözleşmeden muaf değildir. hatta bazı bakımlardan, sözleşmeli yükümlülüğün modelidir.

korku filmleri, kültürel kaygının, özellikle de aileye, çocuklara, politik liderliğe ve cinselliğe ilişkin kaygıların artan seviyelerine işaret eder.

toplumsal kriz dönemlerinde çeşitli türlerden kültürel temsiller ortaya çıkar. kimi can sıkıcı gerçekliğe karşı birtakım çözüm ya da alternatifler ileri sürüp bunları idealize eder, kimi bu kritik durumun ortaya çıkardığı büyük korku ve kaygıları, çözünmelerine ya da aktarılmalarına olanak veren metaforlara yansıtır, kimi de, hiçbir umuda ya da çözüme yer vermeyen nihilistik bir dünya görüşü oluşturur.

gizli güç (occult) motifleri sergileyen filmler, toplumsal normalliğe ve yürürlükteki kurumsal düzene yönelen tehditleri temsil etmek için sıklıkla şeytani ya da doğaüstü figürlere başvururlar. bu figürlerin kullanımı, toplumsal iç düzensizlik dönemlerinde ya da dış tehditlerin özellikle korku uyandırdığı zamanlarda yaygınlaşır.

muhafazakar toplumsallaşmanın verdiği acıyı hazza dönüştürme ihtiyacı, bu tür toplumsal biçimlerin (disiplin, itaat vb.) ancak kendi kendilerini tahrip etme pahasına ayakta kalabildiğini gösterir. belirtilen muhafazakar arzu, adeta, sonunda muhafazakarlıktan kaçabilme arzusudur.

canavar figürleri normalliğe yönelmiş tehditlerin püskürtülüşünü temsil ettiklerinden, varolan düzeni onaylamak için kullanılabilir. anlatısal gerilim bu gelenekte genellikle muhafazakar kurumlar yoluyla giderilir.

düşmanın silahları yeniden kodlanabilir. sistem, kendi yıkımına yol açacak şeyi yine kendisi sağlar.

70'li yılların sonları ile 80'li yılların başlarında yaygınlaşan "kesip biçme" filmlerinde kadınlar ve yeniyetme gençler, genellikle cinsel bağımsızlıkları yüzünden şiddete maruz kalırlar. bu filmler, cinselliğe ilişkin muhafazakar ahlakçılıkla seçilir ve sık sık gizli güç ögeleri sergiler.

halloween (1978) filminin başlattığı kesip biçme filmleri döngüsünde yeniyetme gençler, özellikle genç kızlar, seks ve uyuşturucu gibi ahlak dışı eylemler içinde gösterilir, sonra da öldürülürler.

70'li ve 80'li yıllarda toplumsal sorun filminin başlıca ilgi odağını suç ve adalete ilişkin sorunlar oluşturuyordu. liberaller suçla başa çıkmanın daha insanca yolları lehine çaba harcarken, muhafazakarlar buna daha ağır cezaları savunarak karşılık veriyordu. sonuçta kazanan onlar olacak ve bu başarının göstergelerinden biri de, ölüm cezasının büyük halk desteğiyle yeniden yürürlüğe konulması olacaktı.

70'li yılların başından ortalarına kadar olan dönemin liberal toplumsal sorun filmleri adli kurumlardaki bozulma üzerinde yoğunlaşırken, muhafazakar filmler, suçu şiddet yoluyla çözülmesi gereken bir sorun olarak resmetmek eğilimindeydi. bu filmlerde suç, toplumsal koşulların değil, insan doğasındaki kötülüğün sonucudur.

ahlaki kategoriler kişisel ve bireycidir. sistemik "kötülük" kavramının izine rastlanmaz. böyle olunca, ahlaki programların, sistemde dönüşümler önermektense bireylerin cezalandırılmasını talep etmeleri kaçınılmaz olur. ahlaki bilinç fetişistiktir; çünkü karmaşık etik problemleri ayrık ögelere -bireyler ve bireysel edimlere- indirger ve tekil şiddet edimlerini bireysel kurtuluş araçları olarak imtiyazlandırır.
douglas kellner / michael ryan

temsiller, iktidar kurumlarının fiili olarak elde bulundurulması kadar iktidarın parçasıdır. özneyi idealize eden temsiller, toplumu bir arada tutmaya yarar; içselleştirilmeleri düşünce ve davranışı yönlendirir ve yerine başkalarının konmasını frenleyici bir rol oynar. erkek iktidarını fetişleştiren ve erkek davranışına modellik edecek idealize edilmiş nesneler sunan eril kahramanlık temsilleri, politik, ekonomik ve aile içi alanda erkek tahakkümünü yeniden üretmenin klasik bir yolu olagelmiştir.

kaba güce başvuran erkek aslında yarı yetişkin bir erkek bebektir.

sadizm, bireysel kimliği oluşturmakta kullanılan uzaklaştırma, ayırma ve nesneleştirme işlemlerinin en aşırı biçimidir. eşduyum, bağlılık ve bağımlılık gibi kadın toplumsallaşmasına has özelliklerden arınan (yalnız yaşayan) kahraman, ölçüsüz bir bağımsızlık, bağsızlık ve eşduyum yoksunluğu kazanır. işkence, muhafazakar toplumsallaşmanın mantıksal sonucu, aşırı bireyciliğin gerçek yüzüdür.

muhafazakarların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikar olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.

liderlik ilkesi aracılığıyla narsistik haz, kişinin kendisinde bulduğu haz verici duyguları üzerinde toplayan bir kamusal figüre aktarılır. faşizm, babaerkil politik biçimler aracılığıyla insanların kendilerini iyi hissetmesini sağlamanın bir yoludur ve tabii ki, sınıf çatışmasını kapitalistler ve muhafazakarlar lehine çevirmeye yarar.

içerdiği temsil dinamiklerinin yeni muhafazakarlığın psikolojik ilkelerine özel bir uygunluk taşıması nedeniyle, muhafazakarlığın zaferinin kendisini en derinden duyurduğu alanlardan biri fantastik filmler olmuştur.

günümüzün bilimkurgu filmlerinde teknolojinin bu denli önemli bir korku nesnesi olmasının nedeni belki de burada saklıdır: teknoloji, muhafazakar toplumsal kurumların sürekliliğini tehlikeye sokabilecek yeniden inşacı bir olasılığı metaforize eder.

her toplumsal akım, karşıt akımı içinde yeni düzey bir oluşuma yol açar.