3.12.10

hayaletler

ece temelkuran

söz söylemek, insanlığın yüreğine bir kürekle dalıp pası, pusu kaldırmak, bulanıklık yerine berrak hakikatleri koymaktır. hakikatli söz, insanlar öfke ve nefretin gürültüsünde gözlerinin yarısını yitirmişken onlara gözlerinin kayıp yarısını verendir. insanlığın ortak kederini, birinin acısını diğerininkine yeğ tutmadan, birini suçlayıp diğerini topyekün masum ilan etmeden anlatabilmektir hakikatli sözün derdi.

sözün büyüsüdür bu: gözyaşını birleştirir, kahkahaları birbirine ekler. büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı çektiğini söyleme cesaretinden gelir. en iyi bu topraklar bilmez mi öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında taşıyacağını? öldürenin de ölenin de kabul etmeye cesaret edemediği budur aslında. nefretin cephanesini bitirecek olan da..

1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı. kim suçluydu, kim daha güçlüydü, 90 yıl bu konuşuldu. mesele şu ki konuşanlar bizler değildik. hepimiz, hikayelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. ama biliyorduk, o yaz bizim de utandığımız, yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu. oysa biliyoruz, bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında. bilmediğimiz şu:

biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hala.

insanlığın kederi ya da kaderi karşısında efendi duranın sözü nazik olur. bir tek bağırıp çağıranların sözleri keskin ve kabadır. işte keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi için ermenilerle, ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık. hayaletlerin çocuklarıyla..

çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa "ya soykırımı kabul et ya da yok ol" diyenler de uzaklardaki ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. ve bu gürültü yüzünden avrupa'nın diplomasi masalarında, strateji kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu yapılıyor hepsi "bizim" olan ölülerimiz. hayaletler birimizin "suçunun", diğerinin "masumiyetinin" kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. ve belki de çekiştirildikleri için bu kadar öfkeliler.

hepimiz yorulduk artık. uzaktakiler, orada, ölülerle yaşamaktan yorgunlar. biz, burada suskunluğumuzdan bitkiniz. düşmanlıklarımız gücünü, korkularımızdan alıyor.

korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş yavaş mı?

sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi zamanını mı vermeli onlara?

suya atıldıkça yüzleşiyor muyuz gerçekle yoksa bir daha o gerçeği hiç görmek istemeyecek kadar korkuyor muyuz korkularımızdan?

türkiye'ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın geliyor bana. bu yüzden hikayelerin anlatılması gerektiğini düşünüyorum hep, yavaş yavaş. eğer bir acıya koyduğumuz ad, o acının anlatılmasını imkansız kılıyorsa önceliği ada değil, hikayeye vererek konuşmak gerekiyor. hikayenin adını ortaklaştırmadan önce hikayenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor.

anlatacaklarıma şaşırmanızı diliyorum. çünkü hayret, insanın en temiz halidir. şaşırıp merak etmenizi diliyorum. merak edip dinlemenizi. çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. çünkü hayaletlerin yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni, sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.