13.12.10

derin araştırma laboratuvarı

adnan gerger

tem (terörle mücadele) şubesi'nde bulunan dal'ın (derin araştırma laboratuvarı) ilk ünlenmesi 1980 yılında oldu. özellikle 12 eylül askeri darbesinde dal işkencenin, korkunun, nefretin merkezi haline geldi.

dal binasının hemen yanında, şimdi bir alışveriş merkezi haline gelen yerde et-balık kurumu'nun kesimhanesi bulunurdu. buradan gelen kan ve çürümüş et kokusu, bu binanın üzerinden sanki hiç eksik olmazdı. faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmadığı dönemlerde bu kadar çok gencin militan olarak kamuoyuna tanıtılmasında; hatta örgüt üyesi olmasa bile sonradan örgüt üyesi olmasında bu yerin katkısı büyüktü. hiçbir şeyden habersiz gençler, işkencelerden kurtulmak için her türlü suçlamayı kabul eder hale gelir; hatta birçok eylemi gerçekleştirdiklerini kabul etmekten başka çareleri kalmazdı.

bu "laboratuvar" kadar, görev yapan polisler de yaptıkları işkencelerle özdeşleşmişler, aldıkları unvanlarla ünlenmişlerdi.

bu şubede "taşakçı", "zalim", "mengene", "yumurtacı", "askıcı", "mezarcı", "copçu", "itfaiyeci" gibi, yaptıkları işkenceyle isimleri özdeşleşmiş polisler çalışıyordu. aralarında rütbelilerin de olduğu bu polislerin birçoğu yaptıkları işkence yöntemlerini kendileri icat ettikleri için aldıkları lakaplar da patent gibiydi. örneğin:

"taşakçı" lakabı, gözaltına alınan erkeklerin taşaklarını sıkmasıyla ve fiske vurmasıyla bilinen emniyet amirine;

"zalim" lakabı, dal'ı "allah'ın bile giremediği yer" olarak adlandırılmasına neden olacak şekilde acımasızlığıyla ve işkence yapmaktan zevk alışıyla bilinen polise;

"mengene" lakabı, sorguladıkları insanların el ve ayak parmaklarını iki kalemin arasına sıkıştırarak kırmasıyla bilinen polise;

"yumurtacı" lakabı, haşlanmış kızgın yumurtaları gözaltına alınan kız çocuklarının koltukaltlarına koymakla bilinen kadın polise;

"askıcı" lakabı, gözaltına alınanların kollarını arkadan bağlayarak kalın bir kalasa asmakla bilinen ve filistin askısı denilen yöntemi geliştirdiğini (!) sanan komisere;

"mezarcı" lakabı, gözaltına alınan insanları oturacak ve sağa sola dönecek kadar genişlikte olmayan daracık yere koyarak sabırla, günlerce, inatlarının kırılarak istedikleri yanıtları alana kadar bekleyen polise;

"copçu" lakabı, gözaltına alınanları cinsiyet ayrımı yapmadan copla tecavüz etmekle tehdit eden polise;

"itfaiyeci" lakabı, gözaltına alınan insanları çırılçıplak soyarak buz gibi suyla ıslatmaktan zevk alan polise;

"sulu" lakabı da, "tabutluk" adı verilen ve gözaltına alınan kişinin oturmasına izin vermeyecek kadar daracık hücrelere konulan kişilerin kafasına saatlerce hortumla su damlatan polise verilmişti.

bir zamanlar siyasi şubenin operasyon ve işkence timlerinden başka kimsenin giremediği, il emniyet müdürünün bile zaman zaman içeri girmesine izin verilmeyen bu yer, sonunda uluslararası üne bile kavuşacaktı. ne var ki uluslararası ün başına bela olacaktı. uluslararası insan hakları örgütü başta olmak üzere uluslararası mahkemeler ve birçok ülke, hükümet düzeyinde bu yerin bir an önce kaldırılmasını istiyordu. aksi takdirde türkiye'ye büyük yaptırımlar uygulanacak; hatta ikili ilişkiler bile askıya alınacaktı. türkiye, yalnızlaşan bir ülke olacaktı. bu nedenle dal'ı şehrin ortasında dokunulmazlığı olan, giderek kontrolden çıkan ve herkesin bilmesine karşın görmezden geldiği bu izbe, bu karanlık yeri normal bir devlet kurumu haline getirmekten başka çare yoktu. avrupa parlamentosu'ndan ve avrupa insan hakları örgütü'nden birer heyet gelip burada inceleme yapmak için türkiye hükümetinden onay bile almıştı.

işte bu inceleme için ilk iş olarak terörle mücadele şubesi'nin binasına makyaj yapıldı. bina tamamen yıkılmamış ama sanki yeniden inşa edilmişti. polisteki yenilik, binanın yenilenmesiyle özdeşleştirildi. gelecek heyetler de böylelikle türkiye'nin geliştiğine, uygarlaştığına inanacaklardı.