27.11.10

öğretmen

rıfat ılgaz

acıçeşme'ye doğru yaklaştıkça düdük sesleri sıklaşmıştı. öyle ya; istanbul'a girmesi düşünülen kötü niyetli kişiler, hep surların dışından gelecek değiller miydi? paraşütlerle, insandan arınmış yerlere atlayacaklar, sonra paraşütlerini toplayıp sur kapılarından dalacaklardı içeri. hemen dönmesi, edirnekapı'ya kadar yolunu uzatmaması gerekirdi bu yüzden.

tam acıçeşme durağında yüzgeri edeceği sırada kulağının dibinde acı bir düdük sesi duydu. kaçıp kaçmamayı düşünürken gözünün bebeğinde bir el fenerinin gece mavisi ışığı parladı. peşinden bomba gibi patlayan bir ses:

"dur!"

bu ses, kaçmayı düşündüğünü sezmişti sanki! ama, artık bir yere kıpırdayamazdı, düşmüştü ağlarına. durduğunu gören kişi, yalın bir soru patlattı:

"kimsin sen?"

"ben.. bir öğretmenim.."

üç çift ayakkabı yerinde sayar gibi, sokuldu kauçuk pabuçlarının burnuna kadar. ilikli polis kaputunun düğmeleriyle, paltosunun eksiksiz düğmeleri yapıştı birbirine. bu yaklaşmada polisçe bir ustalık da yok değildi. burnu ile bir iki kez soluk alıp verişinden içkili olup olmadığını anlamaya çalışıyordu karşısındaki. eh, öğleden beri gırtlağından hiçbir lokma geçmediği halde polise mahçup olmayacak kadar bir anason kokusundan da yoksun değildi. vereceği cevap için çok yararlı olabilirdi bu koku.. sorduğu soruyu biraz daha açmak istiyordu, çenesinin dibindeki yetkili kişi:

"adın?" dedi.

az bulunur bir ad söylemeliydi:

"behzat!" dedi, "behzat altıntaş!"

"nerde öğretmensin?"

"karagümrük ortaokulu'nda!"

behzat altıntaş'ı kolay kolay tanıyamazdı, yoktu böyle bir öğretmen. ondan gayrı ne kadar öğretmen varsa belki tanıyabilirdi, eğer bir ilişkisi varsa okulla. bütün tanıdıkları öğretmenler için çatır çatır yanıtlar yetiştirebilecek bir öğretmen oluvermişti bu anda. dört yılı bu okulda geçmişti çünkü.

"ne öğretmeni?"

ders saati en çok olan türkçe olduğu için, en kalabalık öğretmenler de türkçecilerdi.

"türkçe öğretmeni!" dedi.

ortaokulda polislerin çocuğu bile olsa adı, behzat bey olamazdı. üç türkçe öğretmeni vardı, geride daha.

komiser olduğunu anladığı adam, döndü arkadaşlarına:

"siz tanır mısınız?" diye sordu.

"hayır!" dedi birisi, "ben hilmi bey'i tanırım!"

"haa! hilmi yelkenci. bir de hilmi çağan vardır."

"bizim çocuğun öğretmeni.. hilmi çağan!"

"tanırım, arkadaşımdır. o da benim gibi bu sene geldi."

"evet, izmir'den."

polis yumuşamıştı ama, komiser barut gibiydi:

"peki!" dedi. "ver kimliğini!"

tehlike şimdi başlıyordu işte! sıkıyönetim bölgesinde, gündüzleri bile kimlik taşımak, sorunca da göstermek zorunluluğu vardı. hele öğretmen olduğuna da inandırdıktan sonra.. bir aydın olarak herkesten önce yerine getirmesi gerekirdi bu sıkıyönetim buyrultusunu.

"yok!" dedi, "yok üzerimde!"

"nerde?"

"ceketimin cebinde!"

"ceketin nerde?"

paltosunun düğmelerini çözdü birden:

"bakın!" dedi. "ceketim yok!"

büsbütün merakı artmıştı komiserin:

"bu soğukta, böyle ceketsiz.." diye geveledi.

"söylemeye utanırım efendim!" dedi. "ceketsiz çıkmak zorunda kaldım, bulunduğum evden.."

"hangi evmiş bu?"

"hoşgörünüze sığınarak söylüyorum komiser bey! konuğu olduğum kadının evinde kaldı."

bir an düşündü komiser:

"ama bir öğretmen.."

hemen sözünü kesti mustafa.

"bekar bir öğretmen.. gündüzden çağrılmıştım. kötü bir sürprizle karşılaşacağımı hiç kestirememiştim. kimbilir belki de oyuna getirdiler beni!"

durdu, düşündü komiser:

"olur böyle şeyler.." dedi. "nelerle karşılaşıyoruz bütün gün. peki, basri bey, al götür bunu karakola! hüviyetini ispat edince salıverirsiniz!"

kurtuldum derken, tam tehlikenin göbeğine düşüyordu. karakola bir girdim mi çıkamam bir daha diye düşünüyordu. komiser:

"haydi!" dedi. "güle güle!"

"sağ olun! iyi geceler!"

orta yaşlı bir polisti onu götüren.

komiser gerilerde kalınca:

"ikinci yılı benim oğlanın!" dedi. "ne yapacağım bu haylazla bilmem! okusun, adam olsun diyorum, kulak astığı yok. bu yıl da kalacağa benziyor haylaz!"

karakola ayak basmadan ne yapılacaksa yapmalıydı:

"türkçesi nasıl?" dedi. "iki ders yerine geçer türkçe sınıf geçerken."

"o da kırık!" dedi. "üç üç!"

"hımmm!" dedi sevinerek. "sekiz numaraya bakar en azdan."

"bütün yıl üçten fazlasını alamayan, nasıl alacak bu sekiz numarayı?"

"çalışırsa neden almasın? şurda daha iki ay var, nisan mayıs.."

"kurtarır mı dersiniz?"

"neden kurtarmasın.. daha çok dilbilgisine önem verir, bizim hilmi çağan.. dilbilgisi, okuma yazma gibi değildir, sıkarsa kendini bir ayda toplarlar. hele biraz da gösteren olursa.."

hemen bu işi, mustafa üzerine alabilirdi ama, bu öneriyi yaparsa, ne pahasına olursa olsun, kendisini kurtarmak isteyen bir suçlu durumuna düşerdi. böyle bir suçluyu, çocuğunu geçirme pahasına da olsa salıvermezdi bir memurcuk.

tam şemsi'nin fırınının önünden geçiyorlardı.

"bir dakika!" dedi mustafa. "benim kim olduğumu ispat için bir tanık mı gerekiyor? şurda bir fırıncı var!"

"şemsi efendi, şemsi yıldırım! bizde oğlu da var!"

koskoca bir fırın sahibi bu saatte fırında kalıp da hamur yoğuracak değildi ya! polisi çekip götürdü fırına doğru. kepenkleri indirmişler, içerde çalışıyorlardı. sıcak bir somun kokusu sızıyordu dışarı. kapısını yumruklamaya başlamıştı mustafa. çok geçmeden de çuvallara sarınmış bir işçi kapıyı açtı. saçı başı un içindeydi.

"içerde mi şemsi efendi?" diye sordu mustafa.

ekmekçi polisi görünce ürkmüştü. içerde bile olsa "evet!" diyeceğe benzemiyordu:

"yok!" dedi. "akşamdan bir uğradı gitti!"

döndü polise mustafa:

"isterseniz gidip uyandırabiliriz, evi nah şurda!" dedi.

söylediğine de pişman olmamış değildi. mustafa için her şeyi yapardı ama adını sordukları zaman durup dururken "behzat altıntaş" da diyemezdi ya! nerden bilecekti onun kendisine yeni bir ad taktığını?

polis, dostça elinden tutup çekti:

"istemez behzat bey!" dedi. "anlaşıldı!" yan yana yürüyorlardı:

"bütün mesele, sizin buralı oluşunuz.. dışarıdan gelmemiş oluşunuz yani.. kimliğiniz yanınızda olsaydı, hiç gerek kalmayacaktı bunlara; ama olmuş bir kere.. bundan sonra hiç ayırmazsınız yanınızdan kimliğinizi!"

"önce ceketimi yanımdan ayırmamaya çalışacağın!" dedi gülerek. "kimliğimi taşımam için böyle yapmam gerekiyor, ilk önce!"

o da gülüyordu:

"öyle!" dedi.

sıcağı sıcağına almalıydı işi üzerine:

"siz çocuğun türkçesini hiç merak etmeyin! verin bana adını numarasını!"

kağıda kaleme sarılmak için elini paltosunun iç cebine atmıştı, dalgınlığa getirerek. toparlandı birden, ceketinin cebinde olması gerekirdi elbet:

"siz yazın da verin!" dedi. "adını, numarasını, bir de sınıfını!"

şak diye dolmakalemini çekti, küçük bir defter çıkardı iç cebinden. elindeki fenerini alıp çevirdi üzerine:

"yazın!" dedi mustafa. "ben feneri tutayım da."

işini bitirip de kağıdı ona uzatırken:

"ben hilmi bey'le görüşürüm ayrıca!" dedi.

birden toparlandı:

"hayır!" dedi. "hiç gereği yok, gelip görmenin.. hilmi bey'i darıltırız sonra!"

"haklısınız!"

"ben konuşurum hilmi bey'le" dedi mustafa.

polis, karakola sapan yolun başında durdu birden:

"gidebilirsiniz behzat bey!" eğer sizi kıracak bir durum olduysa özür dileriz!"

"rica ederim!"

"emir var komutanlıktan.. geç vakit kimi görürsek, kimlik gösterse bile tutup karakola götürüyoruz, kusura bakmayın!"

"teşekkürler!"

"iyi geceler!"