13.10.10

tragedyalar iii

edip cansever


episode
çünkü bu kahverengi akşam saatlerinde
her şeyi en soğuk ölçülere vuruyoruz
bir uzak han kavramına
hanların rahmindeki bir yolcuya, bir semendere
ve soğuk bir çağdan geçiyoruz
çağlardan başımızda siyahtan bir hale

koro
birdenbire yapayalnızsanız her yerde
ve bundan korkuyorsanız
en küçük şeylerden bile
örneğin birine saati sorsanız
karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
biriyle bir şeyler konuşsanız
ve her gün kitaplar, dergiler alsanız
postacı her gün mektup getirse
sözgelimi bir resmi dairede fazlaca oyalansanız
şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste, neden olmasın
kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
tuhaftır sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze
ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
biraz da güldünüzdü aklınızdan geçen bir şeye
ya gülünç bir olaya ya önemsiz bir söze
ama az ötede düğmeleriyle oynayan
ve yiyen tırnaklarını bir adam
duraksız sizi izliyordur belki de
ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
ya da küçük bir memur bir banka servisinde
durmadan suçlusunuz durmadan suçlusunuz durmadan suçlusunuz
ve artık kendinizi gücünüz yok ödemeye
giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız

episode
yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır
aç gözlü bir kuş varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni ya toptan bir öldürme
belki de soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve
dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere
örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı
ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı gözü dönmüş biriyle
o güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde
yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
damlayan bir musluktur yerine göre
yoksa bir enkaz altında bir ölüm
ya da puslu bir havada, bir cinayette bir ölüm
ölümün anlamı ne

koro
sizin hiç korkmadığınız şeyler ya da hep öyle sandığınız
beslenir kimi zaman da sevgilerle
çok içten bir selamla ve içten bir gülümsemeyle
işte her sabah rastladığımız birinin durakta, yolda, işyerinde
ya da bir meyhanenin kuytu bir köşesinde
yıllarca süren o dostça ilişkinin ve hatta bir sevgilinin yerine
kin dolu gözleriyle bir ölüm yargıcı gibi biri
kapkara giysilerle, özenti bir zincirle
öyle dikilmiş sorguya çekiyor sizi
ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
vakit yok öğrenmeye
canım en basiti, arkanızdaki bir duvarın
mineler, sarmaşıklar, o yaban gülleriyle örtülü bir duvarın
ansızın kanlı, kireçli bir taş yağmuru halinde
korkunç bir silah olduğunu yerine göre
düşünün ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
vakit yok öğrenmeye
ya da bir düşte yürüyor gibi ıslak mavi bir sabahtı, açtınız pencerenizi
şöyle bir gerindiniz, gökyüzüne baktınız
tutarak sapından bembeyaz bir karanfili sevinçle okşadınız
ve içerde kahvaltınız bekliyordu sizi
öyle ki, kahvenizi içiyordunuz, birazdan çıkacaktınız
tam o sıra kapının zili
tuhaf şey.. bu saatte.. kim olabilir ki
ve işte az önce aldınızdı gazeteleri
öyleyse?
yaktınız bir sigara daha, kapıya yöneldiniz bırakıp masaya kahvenizi
kilidi çevirdiniz, açtınız kapıyı usulca
bir kurşun
birden o zamansız, o yersiz başdönmesi
hani av araçları satılan bir dükkan vardı
içi doldurulmuş çulluklar, kardelen çiçekleri
bir kurşun
geçerken uğrardınız, iyiydi, cana yakındı
yeleğinden çıkmazdı elleri
bekardı, umutsuzdu, yalnızdı
ve belki
bir kurşun
sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız
sadece avlandınız
ağız dil bilmez söylemeyi
ötede ıslak mavi bir sabahtı. gökyüzü
bembeyaz karanfiller, pencere
kahveniz, masanız, kahvaltınız
bir yankı
ve bütün çay fincanları: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız

ağıt
gün bitti
saat kaç
bitecek mi bir gün savaşımız
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
dönüp dönüp arkamıza baktığımız bir dünya kalıntısı üstünde
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de

koro başı
daha bir süre böyle silahlar eleştirecek sizi belki de
işte siz toplayıp susacaksınız
içinizdeki ölüleri
bakmadan geçeceksiniz o duvar diplerine
gözleriniz olacak, yüzünüz, elleriniz
ne korku, ne kin, ne de yenilme
ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
dünyanın tekdüzenli renginde