21.10.10

ruj kokusu

yusuf atılgan

yemekten sonra, denize giderken, bir sokak köşesine yerleşmiş genç, sapasağlam dilencinin uzattığı ele bütün bir beş lira bıraktı. dilenci arkasından,

- beyim, diye seslendi.

döndü. parayı gösteriyordu.

- verdiğiniz beşlikti.

- iyi ya. yemene bak!

yürüdü. dilencinin yüzü hoşuna gitmişti. kıs kıs güldü. yarın akşam ona bir kertikli kuruş verecekti. unutmazdı. doğrusu böyle tatlı şakalar da olmasa insan bu dünyada nasıl yaşardı! önünden geçen kadın, kendine mi güldüğünü sandı ne, ters ters baktı. neşesi kaçtı. "yürüyelim. bilmediğim şey değil." durdu. "ya deniz? sonra." geriye dönüp arkasına takıldı. kolsuz giysisinin üstündeki çiçeklerin rengini seçemedi. yazın, sanki akşam olmadan gece başlıyordu. on adım ilerisindeki kadın -"yoksa kız mı? çorapsız..."- başını çevirip baktı. yürüyüşü değişir gibi oldu. az sonra bir başka sokağa saparken bir daha baktı. bu sokağın lambaları, sıra ağaçların altını aydınlatamıyordu. loştu. bahçelerin parmaklıklarına sarılmış hanımellerinin kokusunu duyuyordu. kadın, bir ağacın altında durup ona döndü.

görmek istediği yalnız bu değil miydi? o ters bakışın yapmacık, alışılmış bir kibir gösterisi olduğunu bilmiyormuş gibi, bir daha öğrenmek için arkasına düşmemiş miydi? öyleyse neden yaklaştı ona? bilmiyordu. kadın,

- sizin başka işiniz yok mu? diye sordu.

- hayır. aylağım ben.

fıkırdadı. çekik burnuyla bir tanıdığına benziyordu.

yüzüğünü göstermek için elini ona uzattı. oysa bu eli tutup sıktı.

- sevindim buna, dedi. evliyim diyeceğinizden korkuyordum.

avucundaki elde bir "kalsam mı, çekilsem mi" savaşı vardı. durdukları yer karanlıktı ama, yoldan bir geçen olsa çekileceğini biliyordu. kızın sırtını ağacın gövdesine dayayıp ona eğildi.

- ne yapıyorsunuz? ah, göre...

ağzını dudaklarıyla kapadı. önce bir ruj kokusu duydu. ince kumaşın altında göğsü sertti. kızın dudaklarında bir kabarma, bedeninde bir yumuşama başladı. "işte bundan yaklaştım ona. bu yumuşayan etin tadını yeniden duymak için." birden kafasında güler'in yüzünü gördü. kız ona benziyordu. gözleri mavi, burnu güzel olsa daha da benzeyecekti. çekildi. ayrılır ayrılmaz oradan kaçar gibi uzaklaştı. köşeyi dönünce elinin tersiyle dudaklarını sildi; kokladı. ruj kokuyordu. sevmedi. tükürdü. bir sigara yaktı. kıyıya yakın sokaklarda insanlar görüyordu. çoğu kadındı. salıncaklı iskemlelerde sallanıyorlar; evlerden çıkıyorlar, evlere giriyorlardı. dünyada gereğinden çok kadın vardı.