22.10.10

madame bovary

gustave flaubert

yaradılış itibariyle sanatkar değil, hissi bir kız olduğundan ve manzaralardan ziyade heyecanlar aradığından, kalbinin derhal coşmasına yardım edemeyecek her şeyi lüzumsuz bulurdu.

bazen insan bir kitapta kendisinin de aklından geçmiş bir fikre, ta derinden hatıra gelen silinmiş bir hayale rast gelir ki bu, en ince hissinizi anlatıyor sanırsınız.

mademki hayatının geçen kısmı fena olmuştu, bundan sonrakinin daha iyi olacağından kuşkusu yoktu.

ona göre aşk, şimşek parıltıları ve gök gürültüleri ile kendini birdenbire gösterir, göklerden düşüp hayatı altüst eden, iradelerimizi birer yaprak gibi söken, bütün kalbi uçuruma sürükleyen bir kasırgaya benzerdi.

insan, hiçbir şeye karşı ilgisi, hiçbir şeyden umudu kalmayınca hayatın her gün değişmeyen tekrarı altında ezilir gibi olur.

taşrada pencere, mesire ve tiyatronun yerini tutar.

mademki hiç kimse, asla, ne ihtiyaçlarını, ne kanaatlerini, ne de ihtiraslarını tam ölçüsünde dile getirebilirdi ve insan sözü, yıldızları aşka getirmek istediğimiz zaman, ancak ayıları dans ettirecek havalar çalabildiğimiz çatlak bir kazan gibiydi, ruhun da doluluğu bazen en hoş teşbihlerle dolup taşmaz mıydı sanki?

geceler insana öğüt verir, derler.

çoğu zaman, güzel bir günün sıcaklığı
küçük kıza aşkı hayal ettirir.

bir bilim adamı hayatın pratik ayrıntılarıyla uğraşamaz.

o, yalnız esmer kadınlardan hoşlanırdı. onlar daha ateşli olurlar.

sevdiğimiz kişileri hor görmek bizi onlardan az çok uzaklaştırır. mabutlara dokunmamak lazımdır; yoksa yaldızları elimizde kalır.

ne olursa olsun mutlu değildi, hiçbir zaman mutlu olmamıştı. hayatın bu yetersizliği, dayandığı şeylerin hemen bozulup çürümesi nereden geliyordu? ama, bir yerlerde kuvvetli ve güzel bir insan, hem coşkunluk, hem de incelikle dolu kıymetli bir varlık, bir melek kılığı altında bir şair kalbi, gökyüzüne şairane düğün destanları söyleyen tunç telli bir rebap bulunsaydı, onunla tesadüfen niçin karşılaşmamalıydı? ah, ne imkansızlık! zaten hiçbir şey böyle bir araştırmaya değmezdi; her şey yalan söylüyordu, her gülümsemenin altında sıkıntıdan bir esneme vardı. her sevinç bir lanet, her zevk bir iğrenme gizliyordu ve en iyi öpücükler, dudaklarda gerçekleşmesi imkansız daha yüksek bir şehvet özlemi bırakıyordu.

emma, alışkanlıkla veya ahlaksızlıkla, o saadetten vazgeçemiyordu; hatta, her gün biraz daha üstüne düşüyor, daha da çoğalmasını istemekle, her çeşit saadetin kökünü kurutuyordu.

yalan söylemiyordu. aşkın üzerine düşen sağanaklardan en soğuğu ve en yıkıcısı para istemek olduğundan, böyle bir hayırlı iş yapmak genellikle hoşa gitmese bile, parası olsaydı, mutlaka verirdi.

hiç kimse suçlanmasın..

bir tanrı gökten inseydi bundan fazla heyecan yaratamazdı.

nişanları, unvanları, akademileri hor gören, fakirlere karşı misafirperver, cömert, babacan, fazilete inanmaksızın fazilet sahibiydi. şayet zekasının inceliğinden bir iblisten korkar gibi çekinilmeseydi, bir ermiş sayılabilirdi. neşterlerinden daha keskin olan bakışları, dosdoğru insanın ruhuna işler, iddialarla utanmalar arasından her çeşit yalanı sıyırıp çıkarırdı.

bir sarsıntı onu şilteye devirdi. herkes yaklaştı. emma artık hayatta değildi.

hiçlik bir filozofu korkutmaz.

köpekler ölülerin kokusunu alırlarmış derler. arılar da böyledir; onlar da sahipleri ölünce kovanlarını bırakıp giderlermiş.

sta vitor! amabilem conjugem calcas!: lat. dur yolcu! güzel bir kadını çiğniyorsun.