11.9.10

boyalı kuş

jerzy kosinski

hava sıcaktı. ağaç tepelerini bile oynatacak bir damla rüzgar yoktu. çekirgelerle yusufçuklar hışır hışır öter, güneşin altında kızan eğreltiotları üzerinde görünmez rüzgarın ittiği bir kelebek dolaşır, ağaçkakanların ve guguk kuşlarının sesi kesilirdi. onların sesiyle kendime gelene kadar uyurdum. yerden yükselen bir bitki gibi doğrulurdu çift. birbirlerine sarılmış, anlayamadığım sözler mırıldanırlardı. deli ludmilla elini sallayarak ayrılır, dudaklarında garip bir gülümseme, başını ikide bir ona çevirip ağır ağır bana doğru gelirdi lekh.

dönüşte birkaç tuzak daha kurardık. ama lekh, yorgun ve düşünceli olurdu çoğunlukla. karanlık çöküp kuşlar uyuyunca neşesi yeniden yerine gelirdi. artık durmadan ludmilla'yı anlatırdı bana. kendi kendine güler, sonra gözlerini kapardı. içeri çökük, sivilceli ve çilli yanaklarına biraz renk gelirdi o zaman.

bazen günler geçer, ludmilla görünmezdi. o zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi lekh'in içini. gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlardan birini seçerdi. kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin göz kamaştırıcı parlaklığını verirdi.

sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. epey ilerledikten sonra lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. boyalı kuş söylenir durur, bağırışına gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı.

tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayarak yolmaya koyulurlardı. tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. ama deli ludmilla gelmezdi bir türlü. hayal kırıklığına uğramış somurtuk lekh, kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasızca benzerlerine teslim ederdi onları.

günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. dört bir yandan sahtekarın üzerine saldırdılar. siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. kuş yaşıyordu hala. gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. kardeşleri gözlerini oymuşlardı. kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.

lekh sararıp soluyordu. günlerce kulübeden çıkmıyor, kendi yaptığı votkayı içiyor, ludmilla'ya dokunaklı aşk şarkıları besteliyordu. zaman zaman yatağına uzanıp eline aldığı sopayla toprağa bir şeyler çiziyordu. yavaş yavaş çizdiği resim biçimine giriyor, uzun saçlı iri göğüslü bir kadın belirmeye başlıyordu.

boyanıp salıverilecek kuş kalmayınca lekh, cepte votka şişesi yola düştü. bataklıkta boğulmasından korktuğum için zaman zaman izliyordum onu. şarkı söylüyor, kışın yoğun sisini andıran kalın ve kederli sesi bataklıkların üstüne yayıyordu üzüntüsünü. şarkı, göç eden kuşlara yükseliyor, sonra ormanın baş döndürücü derinliklerine gömülüyordu.

köylüler, açıktan açığa alay ediyorlardı onunla. deli ludmilla onu öylesine büyüleyip yakmıştı ki aklını almıştı başından. bu sözler lekh'i kızdırıyor, lanet yağdırıyordu köylülerin üzerine. tepelerine sürüyle kuş salıp gözlerini oydurmakla korkutuyordu onları. günün birinde bana saldırıp suratıma vurdu.

"sensin ludmilla'yı uzaklaştıran" diyordu, "çingene gözlerin korkutuyor onu!"

hastalandı, iki gün yataktan çıkmadı. ayağa kalkabildiğinde çantasını hazırladı, bir somun alıp daldı ormana.

haftalar geçti, lekh'in söylediği gibi tuzak kuruyordum. ama rüzgarın ağaçlara sürüklediği saydam örümsek ağları geçiyordu elime çok zaman. leyleklerle kırlangıçlar çoktan gitmişlerdi. öteki hayvanlar da ayrılıyorlardı ormandan. yılanlarla kertenkeleler ürüyorlardı yalnız. kafeslerinde hareketsiz duran kuşlar tüylerini kabartıyorlardı. kanatları aklaşmaya başlamıştı.

o gün gökyüzü iyice kararmıştı. kuştüyü yatakları andıran garip biçimli bulutlar ufku kaplamış, güneşin ölgün ışığını iyice gölgelemişlerdi. tarlaları kasıp kavuran, otları eğen rüzgar damların çürümüş samanlarını kulübelerin çevresinde uçuruyordu. kayıtsız kuşların gezindiği ormanda, şimdi fırtına, solgun sazları parçalıyor, bitkilerin yapraklarını koparıp savuruyordu.

birden, yanında iri köpeğiyle ludmilla göründü. yürüyüşü garipti. lekh'in nerede olduğunu sordu, günlerce önce gittiğini öğrenince gülmeye başladı. sonra hıçkırdı. kuşlarla köpeğin meraklı bakışları önünde kulübeyi arşınlıyordu. lekh'in eski kasketini buldu, yüzüne bastırıp ağlamaya başladı. birden kasketi yere atıp üstünde tepindi. yatağın altında, lekh'in unuttuğu bir şişe buldu ve dikti. sonra kaçamak bakışlarla ardından gelmemi söyledi. kaçmaya niyetlenince de köpeği üstüme saldı.

mezarlığın yanında otlak başlıyordu. biraz ileride inekler otluyor, yaktıkları ateşin çevresine toplanan genç çobanlar ısınmaya çalışıyordu. onlarla karşılaşmamak için mezarlığın içinden geçip duvardan atlamak gerekliydi. duvarın öbür yanında kimse bizi görmezdi. ludmilla köpeğini bir ağaca bağladı, beni kayışla korkutup pantolonumu çıkarmamı söyledi. o da elbisesini sırtından atıp beni kendine çekti.

debelenmeme aldırmadan yere yıktı ve bacaklarının arasına uzattı. kaçıp kurtulmaya kalkınca sırtıma vurdu. çobanlar sesimi duymuşlardı. onların geldiğini görünce bacaklarını iyice açtı ludmilla. gözleriyle kadını yiyerek yaklaştılar. içlerinden ikisi pantolonlarını çözdü. diğerleri kararsızdı. kimsenin bana aldırdığı yoktu. karnına koca bir taş yiyen köpek yere yatmış, durmadan havlıyor, bir yandan da yarasını yalıyordu.

çobanların en irisi kadının üstüne yattı. ludmilla altında debelenmeye koyuldu. zevkten ürperip inliyor, kolları ve bacaklarıyla çobana sarılıyordu. yanlarına çöken öbür çobanlar, onları seyrederken alay ediyorlardı. tırmık ve kürekleri kapan bir sürü köylü kadın belirdi mezarlık duvarının ardında. en gençleri başa geçmiş, kollarını sallayıp bağırarak yürüyorlardı. pantolonlarını toplayan çobanlar kaçacaklarına, ümitsizce çırpınan ludmilla'nın üzerine çullandılar. köpek homurdanıp saldırıyor; ama ipi çözemiyordu bir türlü. mezarlık duvarının dibine sindim.

koşarak gelen lekh'i gördüm o sıra. köye dönüp olanı biteni öğrenmiş olmalıydı. çobanlar, duvarın üstünden atlayıp kaçtılar. ama ludmilla doğrulamadan, kadınlar üzerine çullandı bu kez. yorgunluktan hızlı koşamayan lekh epey uzaktaydı. sallanarak geliyordu. birkaç kez tökezlediğini gördüm.

kızgın köylü kadınlar ludmilla'yı yere mıhlamışlar, kimi kollarının kimi de bacaklarının üstüne çökmüştü. tırmıklarıyla vuruyor, tırnaklarıyla karnının derisini yarıyor, yüzüne tükürüp saçlarını yoluyorlardı. lekh aralarına girecek oldu, başına tırmık saplarıyla vurup sersemlettiler onu. birkaçı da yere yatırıp üstüne çıktı. sonra kürekle vura vura köpeği öldürdüler. duvarın üstünde rahat rahat oturan çobanlar da bu amansız kırımı gözlüyorlardı.

mezarların arasına kaçıp gizlenmeye hazırlandım. hortlaklarla vampirlerden çok korkan köylüler, nasıl olsa mezarlığa kadar peşimden gelemezlerdi.

deli ludmilla kan içinde yüzüyordu. bütün vücudu çürüklerle kaplıydı. acıyla haykırıyor, doğrulmaya, canavarların elinden kurtulmaya çalışıyordu boşu boşuna. içlerinden biri, elinde hayvan sidiğiyle dolu bir şişeyle doğruldu. arkadaşlarının neşeli çığlıklarıyla kahkahaları arasında ludmilla'nın bacakları arasına diz çöktü, şişeyi iki bacağının arasına soktu. deli, hayvan gibi böğürdü. bir başka kadın, bütün gücüyle şişenin dibine tekme attı, şişe ludmilla'nın içinde kırıldı. hepsi onu çiğnemek istiyordu, sonuncu kadın da çekilip gittiğinde ludmilla ölmüştü.

kızgınlıkları geçen kadınlar, gevezelik ederek köye dönüyorlardı. yüzü kan çanağına dönen lekh doğruldu. birkaç diş tükürdü ağzından. ayakta duramıyordu, hıçkırarak sevgilisinin üstüne kapandı. işkence çeken vücudu okşadı, haç çıkarıp şiş dudakları arasından bir şeyler mırıldandı.

duvarın üstüne büzülmüş, titriyordum. kımıldanacak gücüm yoktu. hava kararmaya başlamıştı. bütün günahlarının bağışlanmasını dileyen deli ludmilla'nın serseri ruhunun çevresinde fısıldaşan ölüleri duyuyordum. ay çıktı. donuk ışığı, yere diz çöken adamla ölünün sarı saçlarını, belli belirsiz aydınlatıyordu.

sık sık kesilen, kabuslu bir uykuya daldım. rüzgar mezar taşlarına yükleniyor, çürümüş yaprakları taştan haçların üstüne sürüyordu. kötü ruhlar inliyor, onların sesine köyden gelen köpek havlamaları karışıyordu.

uyandığımda, lekh hala ludmilla'nın ölüsü önünde diz çöküp yere kapanmış, hıçkırıklarla titriyordu. kulübeye dönemeyecek kadar üzgündüm. gitmeye karar verdim. tepemizde, dört yandan uçup gelmiş bir sürü yırtıcı kuş dönüp duruyordu.