2.9.10

abşalom! abşalom!

william faulkner

bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.

belki birilerini sevebilmek için onları haddinden fazla tanıman gerekiyordur; ama birinden 43 yıl boyunca nefret etmişsen onu da haddinden fazla tanırsın; madem öyle belki öylesi daha iyidir, belki daha hoştur; çünkü 43 seneden sonra artık seni şaşırtamaz, çok memnun edemez ya da çileden çıkaramazlar.

kadınlar bu kadar bile karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.

çocuklukla kadınlık arasındaki o geçiş dönemi; öyle bir hal ki genç kızlar göz önünde olsalar da onlara sanki cam ardından bakılıyormuş gibidir; sesle bile ulaşılmaz, kendilerinin de çeşnilendirdiği bir inci ışıltısı içindedirler (erkek kardeşini koşuda ve tırmanmada geçen, onunla ve onun ardında dövüşen erkek fatmaların zamanı gelince aldığı vaziyettir bu); bulutsu bir sürüncemede tuhaf ve beklenmedik bir haldedirler, vücutları bile akıcı, hassas, maddesizdir; kendi içlerinde bir uçuşma, bir arayış yoktur, sadece beklerler, parazit gibi, durağan, sakin, göğüslerini bağırlarını böğürlerini kalçalarını üzerine ve etrafına inşa edecekler, tekrar içine akacakları o iyeliği zahmetsizce kendilerine çekerek.

annenin müttefiki olduğu her oğulun ve damadın doğal düşmanıdır baba, evlilikten sonra ise karısının annesinin düşmanlığını kazanan damadının müttefiki olur.

zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.

kadınlarla erkeklerin bazı hareketlerinin sebeplerini yeniden şekillendirmeye çalıştığımızda eski erdemlerden kaynaklandıkları inancına, (hırsızın tamahtan değil sevgiden çaldığına, katilin nefretten değil merhametten öldürdüğüne) hayretle o yegane mümkün inanca kapılmış buluruz kendimizi sık sık.

"şu kuytuda kalmış sarmaşığın ya da çalının sayısız hassas kulakları ikizleşen ruhların ne iç çekmelerini duymuştur, bu morsalkımın leylak rengi yağmuru, şu eriyen katmer gül ne yemini, ne sözü, vecde gelmiş ne sönmez ateşi taçlandırmıştır?" diye düşünen biri casusluk yapamaz.

kötülükte elverişli bir yan vardır: hırsızlığın, yalanın; hatta cinayetin erdemden daha işlek kuralları vardır; neden deliliğin de olmasın?

yaşlıydı, kaçmak istese bile kaçamayacak kadar yaşlı; zaten ne kadar çok koşsa ne kadar uzağa kaçsa onlardan kurtuluş yoktu; altmışını geçmiş bir adam o kadar uzaklaşmayı ümit edemezdi, hayatın düzenini ve kanununu belirleyen böyle adamların yaşadığı dünyanın sınırları ötesine geçmesi imkansızdı.

senin aptal olduğunu biliyorum, bakalım ne cins bir aptalmışsın?

kadınlar her konuda gurur ve onurlarına düşkündürler; bir tek aşk hariç.

tanrın yoksa, yiyeceğe, giyeceğe, bir çatıya ihtiyaç duymuyorsun, onurun ve gururun üzerine çıkıp tutunacağı ve gelişeceği bir şey yok demektir. onurunla gururun yoksa zaten hiçbir şeyin önemi yoktur. sadece içinde onuru ve gururu umursamayan, yalnızca yaşayan bir şey vardır, yaşayabilmek için bir sene boyunca geriye bile yürüyebilir; bütün bunlar bittiğinde ve yenilgi bile kalmadığında işte bu yaşayan şey güneşte kımıldamadan oturup ölmeyi reddedecektir; sadece iradenin ve dayanıklılığın onu hareket ettirmeye yetmediği yerde ormanlara dalacak, arayacak, köklere, yumrulara saldıracaktır -çaresizlikle zafer arasındaki farkı bile bilmeyen o eski akılsız sezgisel düşleyemeyen et parçası.