22.8.10

ruh üşümesi

adalet ağaoğlu

"... hiçbirimiz bu kan ve çürümüşlük kokusunun yatak odalarımıza kadar dağıldığının, sevişmelerimizin içine sızdığının, o sevişmeleri doğrayıp pörsüttüğünün bilincinde değildik..." (yaz sonu'ndan)

şaşkınlık yok. ne birinde, ne ötekinde. bu bakışma böyle olması gerektiği için böyledir. vardır. kendisidir. kendinden başka hiçbir şeyle açıklanamaz.

kadın bunu yanıtlamamıştır. ne istediğini biliyor'u oynadığı sanılmasın; ne istediğini biliyor. neyse ki adam da, bırak ben ısmarlayayım, diyen kocalardan değil. daha doğrusu, zaman içinde kendisini her şeyden sorumlu sanmamayı, kendinden başka herkesi kurtarması gerektiğine inanmamayı, karşılığında da her şeye el koymamayı öğrenmiş olabilir; kadına şunu bunu ısmarlayarak gözüne girmeye ya da ısmarladıklarını iki üst dereceden ödetmeye çalışanlardan olmayabilir.

sahici bir karşılaşmanın değeri ne bir tarafa aittir, ne ötekinin olabilir; sahici bir karşılaşma sahicidir, diye düşündü küçük kadın daha sonra, otelden çıkarlarken. ağzı o kadar acı değil artık; ama görünen görünmeyen bütün dudakları çok acıyor. her şeyin daha ince olacağını ummuştu.

perdeler lekeli olabilir; ama ilk aşk lekesizdir.

saflığı geri getiremezsin.

aşk öğrenilir, seks yapılır.

yemeğini bitiren herkes hemen bir sigara yakmaktadır.

ille de bir seçim yapmak zorunda değilsin. hayatın iki tane ise iki tanedir.

sonuçta, minicik göğüslerinden biri avcumdaydı işte. işte orada güvercin yüreği gibi çırpınıyor, duyuyorum.

donuk gökyüzünde kuşlar kanat çırpmakta.

sarıl bana ruhum, üşüyorum.

hayat, hayatı öldürmezsen hayattır benim anladığım.

panel konuşmacıları yeterince dürüst değiller. örtünüyorlar. vitrinde durmayı seven, soyunmayı da göze almalıdır.

bütün bir hayat, bir kırıntıdan, tek bir sözden, bir bakıştan, elinize değiveren bir elden, bulutun şuradan şuraya ağışından ibaret. kuşların kanat çırparak bu çatıdan kalkıp öteye konuşundan..

"nihan ettim seni sinemde ey mehpare canımsın
benim raz-ı derunum sevdiğim dilber nihanımsın" (dede efendi)

ama beni asıl şaşırtan ya da beni güzel bir güne açan onun birkaç dakikada bir, her yaşta olabilmesi. gülümserken ayrı yaşta, başını düşünceli düşünceli camdan yana çevirince ayrı yaşta, parmakları su bardağının boynunda gidip gelirken büsbütün farklı, martinisini yudumlarken daha başka, garson ve hiçbiri olmadığı zaman ise nereye, hangi yaşa konacağını bilemeyen özgür muhabbet kuşu hali. onun bu, kendi zamanını bulma hali.

giderek kendimize daha kalın kabuklar ediniyoruz, dikenli duyargalarımızı daha çabuk içeri çekiyoruz, dediniz. kabuklu hayvanlara benzedik; öyle ki, titreşimlerimizin suyun gelgitlerine mi, kendimize mi ait olduğunu, ruhumuzun mu, bedenimizin mi üşüdüğünü başta kendimiz, artık kimse kestiremiyor. onun için kabuklarımıza dokunmamız, dokunmamız, denizlerin derinliklerinde, mağaralarında da birbirimizi ve kendimizi aramaya gitmemiz gerek, dediniz. "ömründe tek kadeh devirmemiş insanları sevmem, demediniz de, yanılmıyorsam, tek korkum, ürperişlerin  algılanamayacak kerte unutulmuş, yedi kat yerin dibine gömülmüş olmasıydı, dediniz." ta derinlere de kaçsa, dokunuşların hissedilebileceği anlara sımsıkı sarılmalıyım.