4.8.10

müzik ve muhalefet

halil turhanlı

gerçek çocuklar olabildiğince çabuk büyümek, yetişkinler dünyasına bir an önce tutunmak isterler. bilge ise, içinde hep bir çocuk taşıyan adamın öteki adıdır.

yeni sol için müzik yapmak, düşünce beyan etmekti. bir şiir/şarkıyı herkes anımsayabilirdi. bir bildiride yazılanları ise çok az kişi. rock, avant-garde'ın kıyılarına ulaştığında, iktidarla sıkı ilişki içindeki teknolojiye meydan okuyuş iyiden iyiye belirginleşiyordu.

parti politikalarına politikacı ve ideologlar yön verir, hareketlere ise azizler.

beat, değişik anlamları olan bir sözcük: hırpalanmış, toplum dışına sürülmüş. mutluluk veren ya da kutsal huzur anlamlarına gelen "beatific" ve "beatitude" sözcükleriyle de ilişkili. fakat "beat" aynı zamanda bir hayat tarzını, bir yazın ve sanat akımını, kültürel bir fenomeni, bir protesto hareketini ifade ediyor. bir diğer anlatımla, 1950'lerin amerika'sında bir kuşağın ruh halini, topluma karşı tavrını açıklıyor. jack kerouac tartışmasız, bu kuşağın "vaftiz babası" ve önde gelen sözcüsü.

mccarthy döneminde "yola çıkmak" başlı başına bir protestoydu. yolculuk, o budala ve baskıcı toplumdan firar etmekle eş anlamlıydı ve doğrudan eylemin yerini almıştı.

rock; bir tavır, daha açık bir deyişle, bir kafa tutma, "challenge" olarak doğdu ve muhalif bir kesimin duygu ve düşüncelerinin taşıyıcısı oldu. 1960'larda ingiltere'de önce işçilerin meyhanelerinde duyulmaya başlandı ve kısa süre içinde ana babaların dayattığı özlemleri reddeden, yerleşik toplumsal ilişkilere tepki duyan, toplumdaki yabancılaşmadan kurtulmak isteyen, yeni bir dünya düzeni kurmayı düşleyen geniş bir gençlik kitlesini kendisine çekti.

punklar, 1970'lerin yitik çocuklarıydılar. onları işsizlik oranının yükselişi ve sterlinin değer yitirişi doğurmuştu. punk toplulukları ise müziklerinde bu yabancılaşmış gençliğin öfke ve enerjisini birleştiriyorlardı.

alex cox'a göre, sid ve nancy'nin ölümleri birbirini tutkuyla seven iki eroin bağımlısının aralarında vardıkları bir intihar anlaşmasıydı. yönetmen, intihar anlaşması varsayımında, luis bunuel'in öz yaşam öyküsünde sözünü ettiği öğrenci çiftin karşılıklı intiharlarına dayanıyor: "belki de gerçekten tutkulu bir aşk, yoğunlukta doruğuna ulaşmış yüce sevgi, yaşamın kendisiyle bağdaşamıyor. belki de çok büyük, çok güçlü. yalnızca ölümde var olabiliyor."

demir parmaklıkların, dikenli tellerin ve işkence odalarının dört bir yanı kapladığı, işlerin gün be gün boktanlaştığı şu dünyamızda kör ve sağır olmayan, eşitlik düşü kurabilen kaç kişi kaldı?