12.8.10

hayat atölyesi

murathan mungan

bir kafede iki kişi konuşuyorlar. biri, diğerine soruyor: "elif şafak'ın bit palas'ını okudun mu?" diğeri, kendini beğenmiş bir tonla yanıtlıyor: "ben, medyatik yazarları okumuyorum." bunun üzerine diğeri, "peki hasan ali toptaş'ı okudun mu?" diye soruyor. bu sefer de kendi tanımadığı biri zaten değmezmiş gibi yanıtlıyor: "o da kim? hiç duymadım!" kendini edebiyatın sahibi ve ölçütü sanan, gürültüsü çok; ama allahtan sayısı az böyle bir okur cinsi var ortalıkta.

jose saramago: okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak.

benim için, oyun okumayı bilmek, kitap okumayı bilmenin bir ölçüsüdür ve bu, tiyatroyu sevip sevmemekten bağımsız bir şeydir. oyun okumak size boşlukları doldurmayı öğretir.

yazarlık biraz da atıldığımız şu dünyayı bağışlamak içindir.

michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.

ham halde içimizde bulunan bir duygumuz değildir hüzün. hüzünlenmeyi bilmek kendi içimizde incelik ve işçilik gerektirir. kalbimiz de emek ister. çürük içlenmelerle soylu hüzünleri ayıran şey biraz da budur. her şeye karşın yaşamayı sürdürmek için hüznü sağlam kılmak gerekir. böylelikle onu bizi kemiren bir şey olarak değil, bizi güçlü kılan bir şey olarak yaşamayı ve taşımayı öğreniriz.

kendine yabancılaşmanın en hazin, en sızılı örneği, gövdenin hareket kabiliyetine çizilen sınır alanlarında yaşanır. insanın ham doğasıyla kendisi arasında açılan uçurum kolay kapanmaz çünkü.

hayat, bazı sorularımızı elimizden aldığıyla da hayattır.

beyoğlu'nu fethetmek yalnızca taşralı çocukların hülyası değil, genel olarak türkiye'nin meselesidir. aslına bakılırsa, beyoğlu, 1453'ten beri hala fethedilememiş bir vatan parçasıdır. yeterince türkleştirilememiş, yeterince müslümanlaştırılamamıştır. dolayısıyla, necip türk sağının bağrında bir yara olan "taksim'e cami yaptırmak", hala siyasi bir "dava"dır.

kim ne derse desin, zaman geçer. zamana direnenler yalnızca kendilerine kötülük etmekle kalmaz, dünyanın geri kalanına da zaman kaybettirirler. dünyaya yetişmek istiyorsanız, ona dokunmak zorundasınız. dünyayı ancak dokunduğunuz yerden yakalayabilirsiniz. türkiye, kasabalılaşarak değil, dünyalılaşarak kendisine dünyada bir yer açabilir. beyoğlu, hala hayattan kurtarılmış bir metropol bölgesi, bir türkiye imkanı.

zaman geri gelmez; yalnızca siz onunla hesaplaşmayı sürdürürsünüz; hem de bunun çoğu kez beyhude olduğunu bile bile.

bütün yanıtlar aynanın öbür tarafında da değildir. aramayı sürdürmek gerekir.

bütün büyük sanatçılar bizim bugün metafizik dediğimiz şeyin, yarının fiziği olacağını bilecek kadar ileri görüşlüdürler.

sanat, insanın doğrulanmasıdır.

sanatın kendisi bir dindir, bilinmezi konu edinir. üstelik din kadar sınırlayıcı kesinlemelere sahip olmadığından çok daha zengin olanaklar barındırır. sanatçıya cazip gelen de budur.

medeniyet, mesafe bilgisidir.

her şeyi zaman varken yapmak gerek. geciktirilmiş sözler, askıya alınmış hayaller, ertelenmiş itiraflar, gerçekleştirilmeyen buluşmalar; bir gün hepsi size pişmanlık olarak geri dönmeden önce, henüz vakit varken..

kendi falınıza bakmaya doğru yerde karar verip doğru zamanda kaderinizi çizmelisiniz. çünkü zaman her zaman önünüze geçer.

şehirlerin bir ruhu olduğunu bize öğreten, edebiyatçılardır. bir şehrin bütün zamanlarını kendi zamanımızla anlamlandırırken onlardan yardım alırız.

büyük kalmak, sadakatin belki de en zor olanıdır.

sahaflar edebiyatın zaman aynasıdır.

kayıtdışı ekonomi, sistemin kendine ödediği haraçtır.

bu sayfa pozitif ışığa sahip olsun istedim. ışıklı, aydınlık şeylerden sözetmeye; gözden kaçana, atlanmış olana, uzak durana dikkat çekmeye çalıştım. hayatın kültür ve sanat olmadan nasıl yoksullaştığına, yavanlaştığına iz düşürmeye; hayata, kültür ve sanata olan iştahımı azıcık da olsa okurlara bulaştırmaya çalıştım.