9.7.10

hapishane

jean genet

"hapishane kapısı beni nasıl zaptediyorsa yüreğim de hatıranı öyle saklıyor."

dünyanın tüm vebalılarının yeşil yüzleri, cüzamlılar dünyası, gece iniltileri, rüzgarın getirdiği çığlıklar, bir mezar müziği, tavanda duyulan tıkırtılar; mahpusu, zindandaki hükümlüyü, bir ıslahevi çocuğunu toplum dışı kılan küçük ayrıntılar kadar ürkütücü değildir.

yaşayan ölüler olan mahkumlar -müebbet sürgünler- yıkımdan kurtulmanın tek yolunun dostluk olduğunu bilirler. kendilerini dostluğa vererek dünyayı, sizin dünyanızı unuturlar. dostluğu öyle yüksek bir yere çıkarırlar ki o orada tertemiz, kendini yaratan varlıklardan soyutlanmış olarak, tek başınadır.

hapishane evreni bir o kadar da sınırsızdır; isteklerimiz onda ani görüntüler yaratır, gönül çelen bahçeler, ürkünç kişilikler, çöller, pınarlar keşfeder ve daha ateşli olan sevdamız yürekten daha çok zenginlikler bulup çıkararak onları zindanın kalın duvarlarına yansıtır. bazen bu yürek öylesine didik didik aranır ki gizli bir oda yarılıp açılır, bir ışık yayar, ışık gider bir hücrenin kapısına konar ve tanrıyı gösterir.

hapishane uydurukçu ağızlarla doludur. herkes kendisinin esas oğlan olduğuna dair uydurma maceralar döktürür. fakat bu öyküler hiçbir zaman sonuna dek güzel gitmez.

müebbet sürgün yedin mi ölüm, hapishane yaşantısının fonunu oluşturur ve hapishane özgürlüğün tadı hala damağında olan varlıkların başına gelebilecek en büyük felakettir.

başa gelen çekilir demeyen serseri azdır. yıpranma en azılıların bile hakkından gelir.

hapishane, aynı anda hem hafifleten hem de ağırlaştıran bir yerdir. hapishaneyle ilgili herkes ve her şey hem kurşun gibi ağır hem de mantarın tiksindirici hafifliğindedir. her şey ağırdır; çünkü her şey çok ağır devinimleri olan yoğun bir maddenin içine gömülür gibidir. düşmüşüzdür; çok ağırızdır çünkü. canlıların dünyasından koparılıp alınmış olmanın yılgınlığı bizi alaşağı edip dibe çökeltir.

dışardan hiç umudu kalmadıysa, yaşamımız istek ve arzularını bu kez kendi içinden bekler.

bir ev soyucunun bayağı duyguları olamaz; çünkü bedeniyle tehlikeli bir yaşam sürüyordur. tehlikede olan bedenidir; çünkü ev soyucunun ruhu için korkacak bir şeyi yoktur. siz onurunuz, adınız için tasalanır, onları kurtarmanın hesabını yaparsınız. ev soyucu işinde bu hesapları yapmaz. onun çektiği numaralar savaşçı hileleridir; yoksa bir üçkağıtçının dalga dümenleri değil.

ıslahevleri, hapishaneler duvarla çevrilidir hep. çekilen acılar, üzüntüler kaçamaz, duvarlara çarpıp geri yansırlar.

can verenler, can alanlar gördüm. kan buharı gibi bir şey katili sarıp sarmalar ve alıp götürür onu. böylece, yerden kalkıp havalanan katil dosdoğru sanık sandalyesine, kırmızılar giyinmiş yargıcın karşısına çıkar. biraz önce dökülmüş olan kanın ta kendisidir yargıç, intikam ister ve alır. kalabalığı şaşırtan, ürküten, kışkırtan ve böyle bir görkemi kıskanmasına yol açan, belki de şu basit, bir bıçak darbesiyle mucize yaratma yeteneğidir. katil, kanı konuşturur. onunla tartışır, mucizeyle uzlaşmak ister. ağır ceza mahkemesi'ni kurar, ortamını hazırlar katil. bu durum karşısında meduse'ün kanından, chrysaors ve pegasus'un ortaya çıkışlarını düşünür insan.

kartal dövmeli, kutan kuşu, gemi çapası, yılan, menekşe, yıldız, ay ve güneş dövmesi yaptırmış adamlar gördüm. dövmeler, daha sonra oluşacak yaraların biçimlenmiş, süslenmiş izleridir. ister ince, ister kalın her çizgi, o yaralardan geriye kalan şeydir.

bir hücrede hareketler aşırı yavaşlıkla yapılabilir. her hareketten sonra durulabilir. insan zamana ve hareketlerine egemendir. yavaşlığından dolayı güçlüdür. her hareket belirgin bir eğri boyunca kıvrılır, duraksar, bir seçim yapar insan. hareketlerdeki bu yavaşlık, hızla gelişen bir yavaşlıktır ama. koşan bir yavaşlıktır. bir hareketin eğrisinde sonsuzluk akar. hücrenize egemen olursunuz, her yerini uyanık bir bilinçle doldurursunuz. hiçbir önemi olmasa bile her hareketi ağır ağır yapmak ne lükstür!