14.7.10

doğu'nun limanları

amin maalouf

her şeye karşıydı. kanunlara, dine, geleneklere, paraya, politikaya, okula.. saymakla bitmez. değişen ve değişmeyen her şeye karşı. "aptallığa, zevksizliğe, örümcek kafalara karşı." derdi. muazzam ayaklanmalar hayal ederdi.

bir insanın hayatının doğumuyla başladığına emin misiniz?

bu şehirde doğmuştu; ama gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir.

birkaç ay içinde işi epey dallanıp budaklanmıştı. tıpkı, ilkbaharın kısa olduğunu bildiği için bir an önce büyümeye bakan yaban buğdayı gibi.

hem zaten geleceği kuran, geçmişe dönük özlemlerimiz değil de nedir?

kendi yolunda tıkır tıkır yürüyen bir dünya istemiyordu artık; rayından çıkan her şey, yıkıcı sanat, bozguncu ayaklanmalar, sınırları zorlayan keşifler, delice hevesler, tuhaflıklar deyim yerindeyse onu kendinden geçiriyordu, hem de delilik derecesinde.

insanların isyancı doğduğunu, okulun ise onları boyun eğen, kaderine razı olan, evcilleştirilmesi daha kolay varlıklar haline getirdiğini söylerdi. geleceğin devrimci önderleri böyle bir yola giremezlerdi. o şekilsiz sürünün içinde boğulup gidemezlerdi.

çocukları için, hiçbir okulun kabul etmeyeceği öğretmenler isterdi. "gerçek üstatlar" derdi, "insana farklı gerçeklikleri öğretenlerdir."

siz de takdir edersiniz ki bir isim bembeyaz bir sayfa olmalıdır ki, kişi ömrü boyunca yazabileceği ne varsa yazsın.

iyi bir dava uğruna kötü çocuk olmak, insanın başına çok sık gelmez.

bir kahraman olduğunuzu inkar etmeye kalkıştığınızda şanınız iyice yürür; üstelik size bir de alçak gönüllülük payesi verirler. söylediklerine göre, kahramanların en yüce erdemiymiş bu.

içimi kemiren bir ur olsa, onu da mı seveyim etimdendir, kanımdandır diye?

savaş kimi insanların zekasını ve enerjisini harekete geçirir. bazen iyi yolda. ama genellikle kötü yolda.

bin türlü kusurum varsa da, övüngenlik bunların arasında hiçbir zaman yer almamıştır.

onun yanındayken hayali bir aile albümünü karıştırıyorum adeta. ve o tek kelime etmeden, en küçük bir heyecan göstermeden "bakıyor." ne sevinç, ne şaşkınlık, ne özlem; sıfır. bazen düşünüyorum da, belki de sadece duygusuzluğu sayesinde hayatta kalmıştır. evet, duygusuzluk. ötekilerin arzuları, istekleri, hırsları, umutları vardı. kendilerine karşı döndüğünde içlerini paramparça etti bunlar. dayımınsa bu taraklarda bezi yoktu. önüne ne getirilirse onunla yetinirdi. şans eseri ona ölümü getiren olmamış.

tanrım, gökyüzü o gün ne kadar maviydi!

artık bütün yolların önümde açılacağını hissediyordum. tek yapmam gereken, engelleri yok sayarak yürümekti. düşüşün tohumu işte böyle atılır.

beyrut'ta resmi nikah yoktu. dini nikaha da biz niyetli değildik. bir yalanla birleşmek hiç içimizden gelmiyordu.

aşk ilk günkü gibi kalabilir, heyecan da öyle. aylar da geçse, yıllar da geçse. hayat, insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir.

babam, doğu akdeniz'de çok yaygın olan, hassasiyetleri ve aidiyetleri "idare etme" huyundan bütün kalbiyle nefret ederdi. örneğin misafirlere, "aman dikkat! filanca yahudi'dir", "falanca hristiyan'dır", "feşmekan müslüman'dır" denilmesinden. herkes "biz bizeyken" ettiği sözleri kendine saklayıp güya ötekine saygıdan kaynaklanan, aslında aşağılama ve tiksintiyi yansıtan sıradan, ağdalı kalıplarla konuşmaya heveslenirdi. sanki iki taraf iki ayrı türe ait varlıklarmış gibi.

hayallerindeki gibi bir isyankar olamayışımın sebebi de, güçlü bir sesin gölgesinde yaşamış olmamdır kuşkusuz.

zaman zaman kardeşim bir kurt, diye geçirmişimdir aklımdan. bu doğru değil. bir kurt sadece hayatta kalmak ya da özgürlüğünü kaybetmemek için savaşır. tehdit edilmediği sürece, gururla, insanın yüreğini titreterek kendi yoluna gider. kardeşimi daha çok yabanileşmiş köpeklere benzetebilirim. içinde büyüdükleri evi hem özler hem de ondan nefret ederler. hayat çizgilerinin özünde hep bir yara vardır: terk edilmişlik, ihanet ya da nankörlük. bu yarayla onlar ikinci kez doğarlar; gerisi yalandır.

saygınlık satılık bir kadın gibidir.

gene de hayatta kalabildimse, hayatta kalmamak da irade gerektirdiği içindir. o bile, elimi ölüme uzatacak güç ya da istek bile yoktu bende. birkaç şişe ilaç alsam, merdivene koşsam, çatıya çıksam, boşluğa atlasam.. bina sadece iki katlıydı; ama şansım yaver giderse bütün kemiklerimi kırardım.

bazıları, geleceğe olan inançlarını kaybetmedikleri için sabrederler. bazıları, işi bitirmeye cesaret edemediklerinden. korkaklık hiç kuşkusuz hor görülesi bir şey; ama gene de yaşamın düzenine dahil. tıpkı boyun eğmek gibi, o da hayatta kalmanın bir aracı.

ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. diyelim ki geceleyin bir kabus gördün. bunun bir kabus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir; hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar. hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. beni sorarsan, "imdat çıkışı" sayesinde ayaktayım. çünkü emrimde ve onu kullanmayacağımı biliyorum. ama ahiretin anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim.

çevresinde olup bitenlere, yaşadıklarına, geçmişine karşı son derece kayıtsızdı.

o, eski bir direnişçinin kardeşi, sen ise alt tarafı eski bir kaçakçının ağabeyisin.

hayat kendi yolunu çizer hep, yatağından edilince hemen bir yenisini kazan nehirler misali.

gelmemenin bir vakti yoktur. insan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır. bir yıl mı geçmiş? ne yapalım, dersiniz, hazıalrnması en az bir yıl sürerdi zaten.. iki yıl mı geçmiş? gelmesinin eli kulağındadır.

sanırım hayatını yollara saçmayı ve dönüp toplamamayı alışkanlık edinmişti.

zaman denen şey bir yanılsamadır. geçmişin, saatlerin ve günlerin ve haftaların ve on yılların kül kadar ağırlığı vardır; gelecek zamansa, isterse sonsuza dek sürsün, daima saniye saniye yaşanır.