21.6.10

ne çabuk!

charles baudelaire

denizin kıyıları belli belirsiz görülebilen kocaman teknesinden, parlak ya da hüzünlü, yüz kez fışkırdı güneş ve kıvılcımlar saçarak ya da ağlamaklı bir yüzle yüz kez daldı akşamın kocaman yunağına. günlerdir gökkubbenin karşı yanını seyredip karşı kıyıların, karşıtlıkların kutsal alfabesini çözüyorduk. yolcular inleyip homurdanıyordu. sanki kara, yaklaştıkça hiç görünmeyecekmiş gibi daha bir çoğaltıyordu acılarını. söylenip duruyorlardı: "ne zaman, ne zaman, dalgalarla sallanıp durmadan, bizden daha yüksek sesle uluyan rüzgar uykumuzu bölmeden rahatça uyuyabileceğiz? bizi taşıyan şu su gibi tuzlu olmayan eti ne zaman yiyebileceğiz? sallanmayan bir koltukta ne zaman sindireceğiz yediklerimizi?"

kimileri de şimdi, evlerini, onları aldatan somurtkan karılarını, cırtlak sesli, yaygaracı çocuklarını özlüyordu. var olmayan bir kara'nın özlemiyle hepsi öylesine şaşkına dönmüşlerdi ki önlerine ot konsa sanırım hayvanlardan daha iştahla yalayıp yutarlardı.

sonunda kara göründü. yaklaşınca baktık ki karşımızda çok güzel, ışıl ışıl topraklar vardı. yaşamın ezgileri, sanki, kopup usul bir uğultuyla bizlere uzanıyor ve her türlü yeşillik yönünden zengin bu kıyılardan fersah fersah, tatlı bir çiçek ve meyve kokusu yayılıyordu.

herkes birden neşelendi, huysuzluktan kurtuldu. tüm kavgalar unutuldu, haksızlıklar bağışlandı, düellolar belleklerden silindi ve düşmanlıklar duman duman uçtular.

üzgün olan yalnız benim, akıl almaz derecede üzgündüm. beni öylesine devce kendine çeken bu denizden, ürkütücü sadeliğinde sonsuzca değişken denizden, yaşamış bütün ruhların, yaşayan ve yaşayacak bütün ruhların yapılarını, ölümlerini ve coşkularını sanki kendi içinde taşıyıp oyunları, davranışları, öfkeleri ve gülücükleriyle yansıtan denizden, tanrısı elinden zorla alınmış bir rahip gibi, büyük bir üzüntüyle ayrılıyordum.

bu eşsiz güzelliğe veda ederken kendimi ölesiye yıkılmış duyumsadım; ve bu yüzdendir ki, dostlarım "çok şükür, geldik!" derken, ben "ne çabuk!" diye haykırmıştım.

gelmiştik ve işte karşımızdaydı kara, gürültüleriyle, tutkularıyla, rahatlıklarıyla, bayramları, törenleriyle, görkemli, nice umutlarla dolu ve bize gizemli bir gül ve misk kokuları gönderen ve yaşam ezgilerinin sevdalı mırıltılarla bize ulaştığı kara.