13.6.10

kurban

nihat genç

tören başlıyor. incecik yüzlü, çaput yüzlü, kuş gagası gibi kemikli burnuyla, bir adamın elini sıktı komutan. askerin babası bu olmalı. hela taşına çizgi gibi sürülmüş bok gibi yüzlü bir incecik kadın, annesi olmalı. komutan önlerinde dimdik, sevgi ve gurur dolu, tek bir cümle söyledi: "başımız sağolsun!"

baba, bir insanoğluna hiç benzemiyor, karakalemle çizilmiş bir eskiz, üstünü okşasan elin silgi gibi silinip yok olacak. komutana baktı aşağıdan yukarı. dik durmaya çalıştı, dik durmaya zorladıkça kendini, babanın yüzü, ağlamaya başlayan bir bebeğinki gibi büzüldü; ama ağlamadı. aşağıdan yukarı komutana biraz güç bulabilseydi, esas duruşa geçip selam verecekmiş gibi. babanın elleri ve başı önde. komutandan utanır gibi, mahçup olmuş gibi, çocuğumuz, evladımız ciğerlerinden öldü, size de bu kadar zahmet çıkarttı, yazık, savaşta ölüp bir işe yaramadı, der gibi. bir eliyle ceketinin önünü kapattı, diğer elini uzattı, birazcık toparlandı: "vatan sağolsun!" dedi. biz garip, yoksul insanlardan da vatana bu kadarcık iyilik, der gibi. kimse ağlamadı. kimsecikler duygulanmadı. boğazımdan aşağı zehirden bir şurup yakarak iniverdi. komutan, anneye doğru ilerledi. anne hırkasını soğuktan morarmış elleriyle tutuyor. komutan elini uzattı: "başımız sağolsun!" biraz önce gözlerinden çeşme gibi sıcacık yaşlar döken anne, salya sümüğünü sildi, saygı ve sorumluluk içinde bir ciddiyete zorlayarak kendini; ama kırıklığını belli etmeyen küskün dudağını toparlayamadan: "vatan sağolsun!" dedi. çok eski ilkel çağlardan bir kurban töreni. nihayet imam, tabutun arkasına geçti. komutanların başları top güllesi gibi, yapılı, iri! hocanın sesi, fare dişi gibi, tiksindirici ve kemirici, soğuğu daha da gaddarlaştırdı. birkaç kadın kenarda yumulmuş, küçülmüş. askerlerin geniş sırtına baktım, kıpkırmızı bir yeşil, komutanın sırtı ipek halı gibi dümdüz, dimdik. bir solgun ceketle duran babanın yanında komutanın paltosu çok görkemli, akıl oynatacak kadar bir tezat! askerler yere çakılmış bir kazık gibi, bayrak direği gibi dimdik! babanın elleri titriyor, insanı afallatan derin bir acıyla yerdeki buzların taa göbeğine çakılmış gözleri!

bu şanlı vatan, bizim veremli ciğerlerimizle sağlık, şifa bulacaksa, hepimiz yoluna kurban olalım. kurban olalım ey halkım. ilkel toplumların kurban törenlerinde, kurbanı verenler kabilenin kutsalı, dokunulmazı olur, itibar görürdü. şimdi, çok daha gerilerde, vahşi bir mezbaha siyasetinin içindeyiz. kurbanı biz veriyoruz, kutsalı onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, devlet onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, zengin saraylar, arabalar onların oluyor. soğukların soğuğu, ey zalim köpek, biz de sana gürbüz, güçlü, pazulu, sırım pehlivanı gibi kurbanlar, şehitler vermeyi çok isterdik. ey şanlı vatan, kalmadı elimizde. artık kurbanlarını bu çelimsiz, böcek kurusu gençlerden seçmek zorundasın! soğukların soğuğu, ey zalim köpek, kaç yüzyıl daha kalacaksın köyümüzde!