22.6.10

karılar koğuşu

kemal tahir

her karının adı birdir, karanlıkta tadı birdir.

gece ayaz, gündüz bulut; evde kışı zayi eder.
sıcak yemek, soğuk su; o da dişi zayi eder.
genç avrat, koca kişi; o da işi zayi eder.

buranın bir günü bir senedir.

dükkan bir adam için açılmaz.

"aldırma ki şair sözü elbette yalandır."

şair yalan yazar da yalana benzetmez.

sebep olanlar sebepsiz kalsın. evleri yurtları yıkıla.

yiğidi kılıç kesmez, bir kötü söz öldürür.

dilim arkama giydirir kilim.

alacakla borç ödenmez.

insan ölümü görünce, hastalığa razı olur.

allah insanı topraktan yarattığını söyler. yalandır. insanlar asıl, allah'ı topraktan yarattılar. köylü, "bana rızkımı öküzle eşek veriyor." demeye utanmış olmalı. "allah veriyor" diye bir büyük yalan uydurmuş.

sevmek, en değersiz şeyleri, en feci sıralarda, en kıymetli şeyler haline getirdiği için mutlaka lazımdı. sevmek, işte belli bir şey, teselliden ibaretti. her şey ondan evvel ve ondan sonra diye ikiye bölünüyordu.

bu dünyada hiçbir şey mutlak değil.

"yürü güzel yürü yolundan kalma
her yüze güleni dost olur sanma
ölümden korkup da sen geri durma
yiğidin alnına yazılan gelir"

dostoyevski idama mahkum olmayı ümitsizlikten gelen faciaların en büyüğü sayıyordu.

ne halt edelim ki hacı, zamparalık bize peygamberimizden miras. mübarek de karı dedin mi şuraya yatar da ölürmüş.

on üç karısı varmış. hazreti ayşe anamızı, kendisine yemek getirdiği sırada kucağına çekmiş de öpüvermiş. o sıra ayşe kaç yaşında bakalım, yedi yaşında.

karı milleti peygamber, enbiya tanımaz. gönlüne göre iş görür. ayşe anamız ağlayarak babasına şikayete gitmiş. ebubekir hazretleti de, "vardır bir hikmeti.. sus hele.. senin aklın ermez." demiş.

bacım sen bana bak. onlarınki hiç olmazsa ele gelir. bizimki için için yanar tutuşur ya.

"sarı kavun dileyim
aç koynunu gireyim
uyu uyan sar beni
yar olduğun bileyim"

"gözümün bebeği yar
elimin emeği yar
mihnet ile kazandım
soframın ekmeği yar"

"bizim halk şiirinin bazı tarafları var. onlara artık yetişmek imkansız." (nazım hikmet?)

"yolunda durulan
zincire vurulan
insan.."

mahpuslar bir çeşit akraba oluyorlar. burası sanki ay'dır. biz başka cins mahluklarız.belki de bunun için arkadaşlar dışarı çıkınca derhal yabancılaşıyorlar.

velhasıl insanları hangi sebeple olursa olsun hapse koymak namussuzluktu.

ah bu orospular.. yüksek tahsil de görseler, böyle cahil de olsalar.. hepsi aynı matah.. bir yerden düşer gibi severler.

birisine kızmak arkadaşlık alametidir.

mahpushane, insanı demek ki farkına varmadan adileştiriyor. bizi buraya neden koyduklarını şimdi anlıyorum. adileşelim diye.. kendi kendimize karşı bile güvenimiz kalmasın diye.. aman dikkat arkadaş.. aman silah başına..

eski zaman iyi olmaz hacı.. eski zaman, yaşamaktan ümidini kesmiş ihtiyarlar için iyidir. genç adama eski zaman berbattır, bugün kötüdür, ancak yarın iyidir.

zaten marifet allah'tan korkup yahut da "cennete gideyim ne olacaksa" deyip iyilik etmekte değil ki.. allah'a, cennete, cehenneme inanmadan iyi olmak marifet.. öteki türlüsü alışveriş oluyor. pazarlık oluyor. yani allah bile, kullarına boş boşuna söz geçiremeyeceğini anlamış da, "ey kullarım, iyi olursanız sizi cennete koyarım." demiş. analarımız da bize böyle demezler miydi? "uslu dur, sana şeker alırım; yaramazlık edersen babana söyler akşama seni dövdürürüm." işte bundan da belli bir şey, allah'ı adamlar uydurmuşlar. o da tıpatıp bize benziyor. kanunları da bize benziyor, mükafatıyla mücazatı da..

eski dost, yeni kardeşten iyidir.

istanbul'un sınıfını, mevkiini aşağı doğru kaybetmiş bir orta halli ailenin sokağa düşmüş kızıyla, malatya'nın köylü kızı arasında hiçbir ruh ve şuur farkı olmadığını bir daha anladı. insanın gördüğü iş, maddi ve manevi varlığı üzerinde, belki de, orospulukta olduğu kadar hiçbir zanaatta böyle derin çizgilerle tebarüz etmiyordu.

mahpuslar, mahpushaneden çıktıktan sonra dahi, uzun müddet insanların yüzüne dik dik bakamazlar.

şeyhi şeyh eden mürididir.

"gençliğimizdeki kusurlarımızı, yaşlandıkça biz akıllandığımız için bırakmayız. maalesef onlar bizi yavaş yavaş terk eder."

kısrağa dost gibi bakacak, düşman gibi bineceksin.

herif devenin üzerinde leblebi unu yiyormuş. birisi aşağıdan sormuş, "ne yiyorsun birader?" devedeki eliyle işaret etmiş, "rüzgar böyle eserse, hiç.."

herkes bu dünyada "gözlerini kapayıp vazifesini yapıyordu." burada vazife diye anılan kuş da fevkalade mukaddesti.

mantık ve şuur, manevi varlığın, materyalizmi.. o bir adım ilerlese öteki bir adım geriliyor. öyleyse bir devir gelecek, insanlar kıskançlığı bilmeyecekler. onlara gıpta etmek elverecek. tıpkı bir gün gelecek şairler, muharrirler, sıcaklık ve amansızlık karşılığı olarak cehennem kelimesini değil "el'alemeyn" adını kullanacaklar. o günlerde yaşamak da ne zevklidir.

karılar hakikaten dövüşürken kahraman oluveriyorlar.

ben mahpusluğu hiç sevmiyorum beyim. ben karı milletine alışmışım. hem bir karıya değil.. iki tane olacak. iki yanıma yatacaklar. kımıldadıkça vücudum onlara değmeli. uykumun arasında: "ooh.. biz yaşıyoruz, hey allah'ım.." diyerek sevinçten parmağımı şakırdattığım çoktur.

"on birinde bir yar sevdim
yeni açmış güle benzer"

"evvela ol mübarek cisminin (yani resminin) gölgesi yere düşmezdi."

ara yere salavatlar serpiştirdiği ve secde icap ettirdiğinden, topluluk ruhunu süleyman çelebi'nin değme sosyologlardan ve psikologlardan iyi kavradığı belliydi.

"kocakarı bir uçurum gibi içini çekti." (benerci kendini niçin öldürdü)

mistik olan her ses, her hareket, her his allah'tan ziyade şehvete yakın yahu.

"insan siyasi hayvandır."

dünya bazen o kadar yaşanmaz bir hale geliyordu ki.. hakikat.. işte bu herifin silahıyla üç kişi ölmüştü. üç kişi.. bir genel sayımda, mesela kendisinden ve ismet paşa'dan farksız birer rakam..

"dünya limanlarında bugün
ölmek kolay yusuf
yaşamak zor"

dünyada insan gibi hayvan mahluk olmaz.

mahpushanede yazdan kışa girmek de, kıştan bahara çıkmak da insanı manen yıpratan bir şeydi. dünyada vuku bulan esaslı değişiklikler, mahpuslara, hürriyetsizliği daha gaddarca hatırlatıyordu. aynı his, bayramlarda da gelir, gırtlağa sarılır. terk edilmiş olmanın bütün biçareliği manasız bir öfke halinde, yüreğe çöker.

çileyi dağ çekemez de insan çeker.

zaten bir adam dinden, diyanetten fazla bahsetti mi, bir bokluğu vardır.

keder şüphesiz pek çirkin bir şeydi. şu çizgilerdeki iğrenç tecellisinden belli..

mahpushanede, büyük cezalılarla, az cezalıların arkadaşlığı doğru değildir. ceza miktarı mahpuslar arasında bir çeşit akrabalık -daha doğrusu hemcinslik- vücuda getirir. ağır cezalıların ümitleri, neşeleri, kederleri, öfkeleri ötekilere benzemez. kelimeler bile, iki mahpus nevi için başka başka manalar taşır. bu sebeple anlaşmaları hemen hemen imkansızdır.

ağır cezalıların koğuşunda az cezalılar bulunsa da, sık sık tahliye edilseler, koğuş, tahliyeden evvel ve tahliyeden sonra somurtkan ve sinirli olur, ümitsizliğe kapılır.

hafif cezalı, "af olacak" dese, ağır cezalı gizlice kızar, "af olmayacak" dese gene kızar. bu iki ayrı cins arasındaki münasebet çaresiz bir hastalığa yakalanmış, ölüm bekleyen bir adamla, sıhhatiyle mağrur sağlam bir adam arasındaki çekingen, şüpheli münasebete benzer. az cezalının "biz, aha geldik gidiyoruz. allah çok günü olanları kurtarsın." sözünde, bir cenaze merasiminin, henüz yaşayanlara verdiği hazin teselli vardır. bunu ağır cezalı mutlaka anlar. merhamet eğer hiçbir işe yaramıyorsa, insanları çileden en kolay çıkaran histir. işte bu his, mahpushanede can ciğer olan iki arkadaşı, birisi çıktıktan sonra, ilk ziyaret günü on dakika içinde birbirine tamamıyla yabancı hale getiriverir. dışardan gelen içerde kalanı, içerde kalan dışardan geleni yadırgar, birbirlerine karşı büyük birer kabahat işlemişler gibi mahcup bakışırlar. söz hemen tükenir. can sıkıntısı başlar. en fazla bu sebepten, mahpushane arkadaşlığı, mahpushanede doğar, orada ölür. içerdeyken, dostlarının neden kendisini sık sık ziyaret etmediğine, tahliye edilen koğuş arkadaşlarının niçin görüşmeye her zaman gelmediklerine şaşanlar, kendileri de aynı şeyi yaptıklarını, mahpusların kendi haklarında da öyle düşündüklerini, sövüp saydıklarını hatırlamak istemezler. bir de mahpushane ıstırap çekilen yerdir. insanlar ıstırap çektikleri yere devam etmekten hoşlanmazlar.

alışmak birçok iyi şeylerden bizi mahrum ediyor. birçok kötü şeyden de kurtarıyor.

ayrılmak ne tuhaf.. kalan daha çok ıstırap çektiği için, giden biraz vicdan azabı duyar. her ayrılışta galiba bir parça ölüm var, azizim..

kirli çamaşırlarınızı ortalık yerde yıkayınız.

mahpuslar için ömür uzun sürermiş.

mahpustan çıkan bir adam, uzun müddet insanların gözüne dikkatle bakamazmış.

dünyada yenilmemek lazımdı.

çirkin insanların çoğu yüreksiz olur.

"derya dediğin uyur uyur uyanır."

zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını idrak eden her insan kadar cesurdu.

birisi "cesaret bir çeşit vatandır." demiş. acaba fukaralık da mı bir çeşit vatan?

bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkarmak kolay ama, üstat, cihangir bir lisan çıkarmak zor, anlaşılan.. terim ile siyamal rezaletini biz bugün işte bu sebepten çekiyoruz.

büyük kederler büyük sevincin içimizde birleştiği bir yer var. ikisi de bazı insanları ağlatıyor. ikisi de ağır olmalı. bu ağırlık altında kimbilir, belki insan kendisini son derece yalnız hissettiğinden..

mahpuslukta namuslu şeylerin yükü böyle hafif, pahası böyle ağırdı. namussuz şeylerin de yükü pek ağır, pahası pek hafif olmalı.

kanunu bildin mi? küçük sineklerin takılıp kaldıkları, büyük sineklerin delip geçtikleri örümcek ağı..

biz millet değiliz beyim, illetiz.

insanoğlunun rahatlaması için mutlaka biraz kan ister.