11.5.10

celia

julio cortazar

celia'nın bunu anlayabilmesi mümkün değildi; çünkü onun adının insanı aynı anda hem cezbeden hem de irkilten bir parfüm gibi, kayganlığın ta kendisi olduğunu bile bile küçük bir altın kurbağanın sırtına dokunma isteği gibi içimde kabardığını asla söyleyemezdim celia'ya. sen kendin bile bilmezken bir başkasına nasıl anlatabilirdim ki, adının bir söylenmesiyle, başka bir bellekten hayalinin geçmesiyle çırılçıplak ve korumasız kaldığımı; hiçbir aynanın, hiçbir aşk ediminin, hiçbir acımasız yansımanın sahip olmadığı bir kinle, tam bir utançsızlıkla kendi içime atıldığımı; seni kendime göre sevdiğimi ve bu sevginin seni mahkum ettiğini; çünkü beni sevdiğin ve tarafımdan sevildiğin için beni mahveden, beni soyan ve kendimi olduğum gibi -korkan ama korktuğunu asla söylemeyecek olan biri, korkusunu kendi hayat tarzını yaşamak için kullandığı güce çeviren biri gibi- görmemi sağlayan bir haine dönüştürdüğünü nasıl anlatabilirim? celia'nın görüp yargıladığı o hayat tarzı, soğuk makine hayatım. mesleki bakımdan da öyle, her bakımdan öyle: hayatının ihlal edileceğinden, abc'sinin inatçı düzeninin bozulacağından korkan biri, kimse ileride kapısını çalıp da duygulardan söz etmesin diye sadece sevilmediğinden emin olduğunda gövdesini veren hélène, sadece bugünle gelecek arasındaki sınırı kaldırmak için, sadece bu yüzden.

artık her şey değişti. artık umut kalmadı. savuşturma sözlerini çoktan sarfettik. şimdi bir söz daha var, gayrimemnun, en sonunda umut deliğini kapatan söz, gerçek muşamba taşı. yapmam gereken tek bir şey kaldı, o da çekip gitmek; çünkü geri dönersem öpüşüp sevişebileceğimizi biliyorum, mühlet biraz daha uzatılacak, silahlar bir kez daha bir köşeye kaldırılacak; yürüyüşlerle, nezaketle, onca şefkatle, cücelerle, havadislerle, hatta planlarla süslenen bir ateşkes, beterin beteri, oysa her şey çoktan sona ermiş, bir salı öğleden sonra kırmızı evlerin yanında ayağım frene dokunduğu anda.

mucize bitmedi; ağır ilerleyen, muhteşem bir şey bu ve daha uzun süre devam edecek; çünkü senin gövdene her bakışımda keşfedecek daha çok şey olduğunu fark ediyorum, dahası seni öpüyorum ve sana dokunuyorum ve seni içime çekiyorum ve her şey yepyeni. keşfedilmemiş vadilerle dolusun, eğreltili su yollarıyla, kertenkeleli ve mercanlı ağaçlarla. ağaçta mercan olmaz, demişti celia, beni utandırıyorsun, rahat dur, üşüdüm, bana örtüyü ver, utandı, üşüdüm, çok kötüsün. ama austin üzerine eğilmiş, başını göğüslerinin arasına koymuştu, bırak sana bakayım, bırak sana gerçekten sahip olayım, gövden mutlu ve senin o "iyi aile kızı" vicdanın her ne kadar kabul etmese de gövden bunun farkında; gerçek ışığı tanımamış olmak hangi noktada tenin doğasına aykırı ve katlanılmaz bir hal aldı bir düşün, sadece banyodaki neonu tanımak, aynanın sahte, soğuk öpücüğünü, gövdeni eksik, yanlış ve cimrice, görebildiklerince gören gözlerini. yani, külotunu çıkardığın anda bir yenisi bekliyordu sırasını, bir sutyen çıktı mı bir yenisi hapsediyordu o iki küçük, akıl almaz güvercini. gri elbisenden sonra kırmızı elbisen, kottan sonra siyah etek, ayakkabılar, çoraplar, bluzlar.. gün yüzü görmüş müydü gövden? çünkü güne karşıyız şimdi, ikimiz çırılçıplak birbirimize bakıyoruz, gerçek aynalar biziz, gerçek güneşli kumsallar. şuranda, diye eklemişti austin, metaforlarından kendisi de biraz utanarak, belki de bilmediğin bir benin var, şuranda bir tane daha; o ikisi ve meme ucun bir ikiz kenar üçgen oluşturuyor, bilmem bunu biliyor muydun, gövdende bu benlerin olduğunu biliyor muydun bu geceden önce?