23.8.11

ii. abdülhamit

salah birsel

"eski roma'nın sezarları, rusya'nın çarları gibi türk'ün tahtında oturan zorba ve zalim bir hükümdarın en korkup çekindiği ve boğmak istediği şey düşünce ve sanattır. düşünce ve sanatın ihtilal ve devrime yeşil ışık tutacak bir kalk borusu, saray ve tahtları yıkacak bir yangın, zalimleri kendi kanlarıyla boğacak bir silah olmasından korkuluyordu. düşünür ve şair! işte onların en amansız düşmanları. bundan dolayıdır ki, halkçılık, ulusçuluk, yurt ve özgürlük üzerine yazı yazılamıyordu. 1897 yılında yunan savaşı ilan olunduğu zaman ben halkçı ve ulusçu ülkümün ilk yapıtını ortaya atmak fırsatını bulmuştum. o zamanlar maarif nezareti'nde "teftiş ve muayene heyeti" vardı. basılacak kitapları bu kurul incelerdi. bunların cellat satırına benzeyen düşünce ve sanat katili kalemlerinden kurtulabilen kitaplar pek azdı. benim ilk yapıtım olan "türkçe şiirler"i bu kurulun başkanı hasip efendi inceledi. değerli bularak bastırılmasına izin verdi. hiç kuşku yok, özgürlük "bir ulusun öldükten sonra dirilmesidir." biz de 10 temmuz'da dirildiğimizi anladık. artık "zorbanın nasibi ya bir mezar, ya zindan" diye şiirler yazabiliyordum. ne yazık ki, bu sevincimiz sürekli olmadı. memlekette yeni karışıklıklar başladı. parti tutkuları ve çekişmeleri çıktı ortaya. ben bozgunculuk yüzünden ulusların bağımsızlıklarını yitirebileceğini yazıyorduysam da kimseler bana mısın demiyordu." (mehmet emin yurdakul)

sultan hamit orta boyludur. bir ulu hakan için orta boy pek övünülecek bir şey değildir ama abdülhamit onu "ortanca dağları ben yarattım." diye kasılmak için kullanır.

gözleri tahrirli yeşildir. daha doğrusu yeşil ile mavi arası eladır. gözlerinin çevresi de az biraz halkalıdır. bakışları -bunu kızı ayşe osmanoğlu söylüyor- zeka ve duygu yüklüdür. saçları, yine bir hakana yakışmayacak biçimde döküktür. yüzü beyazdır. pala gibi eğri ve iri burnu bu soğuk ve solgun yüzü -bunu da bir ingiliz yazarı söylüyor- ikiye ayırır. bedeni ise yüzünden aktır. elleri orta büyüklükte ise de biçimlidir. ayakları da ne küçük ne büyüktür.

"kara tahsin" adıyla ün salmış mabeyin başkatibi tahsin paşa'nın demesine göre, gür ve kalın bir sesi vardır. belleği öyle herkeste bulunmayacak denli güçlüdür. gel gelelim kuramsal bilgi denilen şeyden nasibini hiç mi hiç almamıştır. çağdaş hükümdarlarla karşılaştırıldığında, ondan bilgisizi yoktur. ne ki, yaşam içinde birtakım görgüler, deneyler elde etmiştir ki, bu, onun 33 yıl sanatlı beste ile türkleri inim inim inletmesine yetmiştir.

mehmet akif de abdülhamit'i yaşamı boyunca bir kez -o da meşrutiyet'ten sonra- görmüştür. o gün abdülhamit açık bir arabada meclis-i mebusan'ın açılış töreninden dönmektedir. akif ise mithat cemal ile birlikte, reşit paşa türbesi'nin oralardadır. kızıl sultan'ı görünce sapsarı kesilir. mithat cemal'de telaş:

"hasta mısın?"

"boyalı sakalıyla abdülhamit'in yüzü birdenbire karşıma çıktı. fena oldum."

gelin görün ki, halk geçip giden arabanın arkasından koşmakta, abdülhamit'e alkış tutmaktadır.

akif, mithat cemal'e bu kez şunları fısıldar:

"aman yarabbi, 33 yıl bu. hala alkışlıyorlar."