6.11.2008

anayurt oteli

yusuf atılgan

horoz dövüşüne ilk gelişi olduğunu öğrenince bu akşam öldürülen horozun geçen haftaki dövüşünü anlattı bir ara. ama en iyisi bu akşamki dövüştü; böylesini hiç görmemişti.
- niye ayırmak istediler abi?
- bilmem. (düşündü.) belki sonuna dek gitmekten korkuyorlardır, sonunu görmekten.

ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak. filmde kasabanın ileri gelenleri için genç adamı öldürtmek çok kolaydı. gene de, saçma da olsa, tek başına bir şeyler yapılabileceği sanısını veriyordu; insan katılıyordu bu yalana.

bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse, insanın yapmayacağı şey yoktu.

yorumlar, nedenler önemsizdi; kesin değildi. önemli olan insanın edimleriydi. değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: ölüm.

bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. insan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde.

sağdı daha, her şey elindeydi. ipi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi. dayanılacak gibi değildi bu özgürlük.